Vizöre uzun bakış: Angelopoulos ve akan zamanı

0
54

Her sayfasına bir resim çizilmiş kitapların hızla çevrilmesiyle sabit görsele hareket izlenimi katarak ilk sinemasını oluşturan insanoğlu, zamanla bu merakını film şeritlerine, ardından görüntülerin kaydedildiği depolama birimlerine dönüştürerek bir rüyayı gerçekleştirdi. İlk hareketli görüntünün oluştuğu ‘koşan bir at’ın üzerinden yüz elli yıldan fazla zaman geçmişken sinema, bugün izleyen kişiyi filmde oynayan bir karaktere dönüştüren üç boyutlu özelliğiyle ‘altın çağı’nı yaşıyor. Endüstriyel sinemanın bu denli hızlı akan zamanına karşı çıkanlar da olmuyor değil. İşte Angelopoulos sineması da burada karşımıza çıkıyor.

1935 yılında Atina’da doğan Theo Angelopoulos, savaşların, diktatörlüklerin, siyasi karışıklıkların içinde tüm bunları hissederek büyür. Tutuklanan, ardından sürgüne gönderilen ve öldüğü zannedilen –çok sonra ölmediği anlaşılan ve ortaya çıkan- babasının ve orta sınıf olan ailesinin ideallerini yaşatma adına Hukuk fakültesine başlayan Angelopoulos, mezun olmasına bir sene kala okulu bırakarak Paris’e sinema okumaya gider. Burada geçirdiği ‘isyankar’ yıllardan sonra Atina’ya, ‘dünyayı değiştirebileceğine inanan, solcu bir genç’ olarak dönen Angelopoulos, çeşitli dergilerde yazarlık ve kısa bir süre avukatlık yaptıktan sonra 1970’de ilk uzun metraj filmi “Tatbikat”ı (Anaparastasi) çeker ve kendi çizgisini oluşturacağı sinemasına bir anlamda başlamış olur. 

Filmlerinde, kısmen kendi hikayesine ve Yunanistan’ın tarihinden yola çıkarak tüm insanlığın tarihine ‘epik sinema’yla değinen Angelopoulos, filmlerinde göç etmek zorunda kalan insanları, sürgünleri, umudunu yitirmişleri, yalnızları anlatır. “Tatbikat”la başlayan ve çekimi sırasında sette -o an orada olmaması gereken bir motosikletin çarpmasıyla- hayatını kaybettiği ‘Modern Yunanistan Üçlemesi’nin son filmi olan “Öteki Deniz”le (L’atro Mare) sinema dünyasına farklı bir perspektif sunar. Bu farklı perspektif, Angelopoulos’u ya sevilmeyen ya da kişinin ‘en’i olan bir yönetmen yapar. 

Kişinin ‘en’i olan bir yönetmen olarak Angelopoulos’un filmlerine bakacak olursak kuşkusuz karşımıza, “plan sekans, geniş plan, sessizlik, hüzün, sis, nehir” gibi kelimeler çıkacaktır. Daha çok bireylerden hareketle toplumsal olayları tarihsel bağlam içinde imgelerle ve şiirsel bir dille anlatan Angelopoulos filmlerinin biçimsel anlamda en belirgin özelliği kuşkusuz uzun sahneleri, akan zamanı ve plan sekanslarıdır. Eisenstein’ın kurgu sinemasına şiddetle karşı çıkan Angelopoulos’un filmlerinde yoldan evine yürüyen bir adamın ilk hareketinden son hareketine kadar belki de görüntü hiç kesilmez. Sürekli akan ve kesme yapılmayan görüntüyle yakalanmak istenen şiirsellik izleyiciye verilmek istenir. Kurgu sinemasının ‘ölü zaman’ diyerek kesmelerle böldüğü ve hızlandırdığı sahnelere Angelopoulos ‘müzikal dinlenme’ der ve izleyicide etki oluşturabilmek için bunun gerekli olduğunu savunur. Birçoğunun izlerken sıkıldığı ve filmlerinin süre olarak uzunluğundan dem vurmasının sebebi de aslında budur. Evinden çıkıp okula giden bir öğrenciyi çoğu yönetmen, evden çıkışı -kesme- , yolda yürüyüşü –kesme-, okula girişi –kesme- şeklinde gösterirken Angelopoulos’un kamerası öğrenciyi evinden çıkıp okula gidene kadar takip eder. Onun anlatımında kesme yoktur, kamera öğrenciye çok yaklaşmadan adeta çevresinde dolaşan gizli bir göz gibidir. Bir bakarsınız kamera 360 derece dönerek öğrencinin çevresini tanımanızı sağlar, bir bakarsınız hareket eden kameranın kadrajına o öğrencinin öğretmeni girer. Siz öğretmenin dış görünüşünü incelerken birden kadraj değişir ve kendinizi ders anlatılan bir sınıfta bulursunuz. İşte Angelopoulos’un plan sekansları tam da budur. Şiirsel anlatım bu plan sekanslarda kimi zaman saniyelerce süren sessizlikle olur, kimi zaman o sessizliği bozan Eleni Karaindrou’nun eşsiz müzikleriyle. 

“Kitera’ya Yolculuk” (Taxidi stin Kythira), “Puslu Manzaralar” (Topio stin Omichli), “Ulis’in Bakışı” (To Vlemma tou Odyssea), “Sonsuzluk ve Birgün” (Mia aioniothta kai mia mera), “Ağlayan Çayır” (To Livadi pou dakryzi) gibi filmlerinde geniş ve uzun planlarına, hepsi sonradan birer efsaneye dönüşecek olan Eleni Karaindrou’nun müzikleri eşlik etmiştir. 

Karakterlerinin çok yakınına girmeyerek, onları fazla rahatsız etmeden uzaktan bir gözlemci gibi hareket eden Angelopoulos’un kamerasının objektifine girmeyen güneş ışığının yerinde sisli, bulutlu, gri ve yağmurlu havalar vardır. Filmlerini genellikle böyle havalarda çeken Angelopoulos, “Ağlayan Çayır” filminde çekim yaptıkları köyün yağmursuz olmasından dolayı üç ay beklemiş ve sonrasında yağan şiddetli yağmurla köyü basan seli filminde konu olarak kullanmıştır. Filmlerinde anlattığı hikaye ve yarattığı karakterlerle bir bakıma uyum sağlayan bu durum onun sinemadaki yerini her zaman farklı kılmıştır. Açık ve güneşli havalarda bile yapay ışık kullanan modern sinemanın aksine doğal ışıktan vazgeçmemiştir. Tüm bu özellikleriyle endüstriyel sinemanın belirlediği ‘doğrular’ın aksine kendi çizdiği yoldan giden ve yarattığı sinema diliyle belirli bir kesimi derinden etkileyen Angelopoulos, tıpkı sinema dilinde belirgin benzerlikler taşıdığı Tarkovsky gibi sinema tarihine unutulmaz izler bırakmıştır.

 

16:9 Sinema Kolektifi

 

0 0 deng
Article Rating
Bibe abone
Dazanîne bigre
guest
0 Comments
Lêvegerînen navê nivîsê
Hemû şiroveyan bibîne