Toplumsala Dayanan Bir Fenomen: Sinema – 1

0
66

 

Son yıllarda Kürt sinemasının doğuşu, ortaya çıkışı ya da gelişimi ile ilgili gerek festivallerde, gerek bazı platformlarda ve çok az da olsa yazılı kaynaklarda tartışmalar sürmektedir. Bu tartışmalar içinde öne çıkan, “anti-endüstriyel sinema”, “alternatif sinema” ya da “politik sinema” vb. bazı başlıklar oluyor. Çeşitli arayışlar ve yönelişler içinde olan biz sinemacılar için ilk anda kulağa hoş gelen bu yaklaşımların, içeriğe ve prodüksiyona dair somut tanımları ve ilkeleri, aynı ortamlarda, genelde ya aşırı politize olmuş söylemler arasında kayboluyor ya da dar öznel (çok da özgün olmayan) bakış açılarıyla yüzeysel kalıyor. Buna bağlı olarak Kürt filmlerinin özellikle üretimi esnasında iki ciddi sorun ortaya çıkıyor: Birincisi, sinemacıların toplumsal meseleler ve gerçekliklerle kurduğu ilişki sırasında ortaya çıkan anlatısal-bağlamsal sorunlar, ikincisi ise prodüksiyondaki ekonomik ve sosyal örgütlenme gibi altyapısal sorunlar…

İlk soruna biraz değinelim: İster uzun metraj, ister kısa metraj, ister belgesel film, halen belirli bir niteliğin üzerine çıkan film sayısı çok azdır. Son 10-15 yıldaki sosyal-politik gelişmelere ve ortaya çıkan olanaklara bakıldığında, Kürt sineması, bulunması gereken nitel ve nicel aşamanın epeyce altındadır. Özgürlük mücadelesinin dinamizmine, yarattığı sonuçlara ve kazanımlara bakıldığında (ki buna son dönemdeki Rojava Devrimi’ni ve Batı’daki Gezi ayaklanmasını da dahil edersek) çok ciddi ve hızlı olan bu toplumsal değişimlerin sinemamızda karşılığını görmek oldukça zor görünüyor. Sinemacılar olarak nereden gelinip nereye gidildiğinin tarihsel, sanatsal ve toplumsal anlamlarda öngörülebileceği bakışın çokça uzağındayız. Bunun yerine oldukça spesifik, kişisel konular işlenmektedir. (Mekan olarak dağların, ovaların, köylerin kullanılması da filmleri, bu dar kişisel bakıştan kurtaramıyor.)

Ayrıca son yıllarda izlenilen film türlerinin büyük çoğunluğu durağan, temposuz… Ve hatta bazı filmlerde sinemanın action-hareket’ini bile görmek zor oluyor. Hikayelerdeki dramatik yapı sıkıntıları başlı başına bir sorun. Birçok sinemacı, akmayan öyküleri, bol keseden geniş açıları, durgun uzun planları, alternatif ve karşı dramatik anlatım; son derece başarısız oyunculukları ise doğal oyun ya da rol olarak lanse etmektedirler. “Gerçeğin temsiliyeti” olma çabasıyla, hatta kimi zaman ise sırf duygusal sebeplerle apar topar belgesel çekenlerin filmleri ise, yaşanmışlıklar ve yansımalar ardındaki asıl gerçeğe ulaşmaktan çok uzak. Hatta tarihsel konulara el atan belgesellerin bir kısmı TRT’nin eski yüzeysel belgesellerini hatırlatmaktadır. Bu sorunların en temel sebebi, dramatik ya da dramatik dışı anlatım yollarının tam olarak bilinmemesi ve daha kötüsü, bunu kavramaya yönelik yoğunlaşılabilecek zihinsel çabalara girme zahmetinin gösterilmemesidir. Belki de hayatın kendi dramatik çizgisi tam olarak kavranamamaktadır. Özcesi geçen 10-15 seneye rağmen, sinemasal hikaye anlatma becerisi henüz gelişmiş değil. Bu konuda tartışma ortamlarında, hemen hiç kimse öz eleştirel bir tutum içinde değildir.

Kürt sineması için bu eleştiriler henüz erkendir ya da biraz acımasızcadır denilebilir. Ancak dünya sinema tarihinde kimi deneyimlere bakıldığında, klasik katı sömürgecilik altında yaşayan halklar, gerek kendi kurtuluş mücadeleleri döneminde, gerek devrimden hemen sonra ekol olabilmiş, oldukça özgün sinema hareketleri yaratabilmişlerdir. Latin Amerika, Afrika, Yakın Doğu ve Uzakdoğu’da bunun birçok örnekleri vardır. Bugün belki de “Kızgın Fırınların Saati”ni defalarca izlemeye ihtiyacımız olabilir. Acaba Solanas sadece siyasi bir film mi yapmıştı? Ya da Senegalli yönetmen Osman Sembene’nin, ülkesi Fransız işgali altındayken neredeyse yok olmuş anadiliyle film çekmek için, öncelikle dilinin kaybolmuş alfabesini bulmak ve geliştirmek gibi çok zor bir işle başlamasını iyi anlamak gerekir.

Dönem olarak artık farklı bir zamanda olsak da, egemenlik ilişkileri ve buna karşı verilen özgürlük mücadeleleri açısından özü itibariyle değişen çok şey yok aslında. Üstelik artık klişe olan, “teknolojinin gelişmesiyle film çekmenin daha kolay ve demokratik olduğu” tespitlerini göz önünde bulundurursak coğrafyamıza, mücadelemizdeki toplumsal özveriye ve sayısız hikayelerimizin zenginliğine, cömertliğine karşın geri kaldığımızı, bu birikimlere haksızlık ettiğimizi rahatça görebiliriz.

Öncelikle konformist ve sadece el yordamıyla öğrenilmiş tarzda film çekmekten vazgeçmek gerek. Sinema sadece birey olarak kendimizi ifade etmenin aracı değildir. Sinemanın bir fenomen, toplumsala dayanan, sanatsal bir fenomen olduğunu hatırlamak, binlerce yıllık toplumsal değişimlerden, onlarca yıldır süren özgürlük mücadelesinden ve 100 yıllık sinemasal birikimden sonra sinemacıların nasıl bir yoğunlaşma içinde olacağı, Kürt sinemasının gelişimi açısından oldukça belirleyici olacaktır. Her atılan adımda, üretilen filmde neyin yapılıp neyin yapılamadığının, eleştirel ayrımını yapabilmek gerekir.

İkincisi, filmlerdeki öz ve biçim ilişkisidir. Bahman Ghobadi’nin, “savaşlarıyla, göçleriyle, acı ve sevinçleriyle ve bütün yaşam tarzlarıyla bu kadar hareketli olan Kürtler, hareketin sanatı olan sinemaya çok yakındırlar” tespiti bizi, Kürtlerin bu dinamik toplum yapısının aksine, onları uzun, sessiz ve aslında çoğu da sığ planlardan oluşan filmlere hapsetmenin eksik bir anlatım tercihi olabileceğine dair bir analize götürüyor. Her anlatılan hikayenin estetiği aslında kendi içinde gizlidir. Elbette bir filmde durağanlık gerektiren sahneler ya da planlar olabilir ve olacaktır da. Ama önemli olan hikayenin kendi içindeki hakikate ulaşmak ve en özgün bağlamı geliştirmek. Bunlardan sonra biçim zaten kendiliğinden gelmektedir.

Sinemayı değerli kılan, tüm mesafelerin ve zamanların arkasına çekilebilen ve sözünü buradan söyleyebilen bir sanat olmasıdır.

İkinci sorun olan, Kürt sinemasının prodüksiyon sorunlarını da, bir sonraki yazıda tartışacağız..Devamı..

Fırat Yavuz

0 0 deng
Article Rating
Bibe abone
Dazanîne bigre
guest
0 Şirove
Lêvegerînen navê nivîsê
Hemû şiroveyan bibîne