Post Yeşilçam Dedikleri Türkiye – IV

0
63

Bilgi ve aşk rekabeti aslında üstü örtük olsa da, Türkiye’deki geleneksel cumhuriyetçilerle Fethullah ekibinin arasındaki kavganın sinemaya taşırılmasıdır. Sokakların kazandığı, sokakların AKP’ye akıtıldığı gerçeğinin sanatsal ifadesini bu filmlerde okumak mümkündür.

Zeki SARI
Türkiye ve Kürdistan penceresinden sinemaya bakmak

Türkiye gerçeğinde sinemanın ikili bir rol oynadığı doğru bir görüştür. Kürdistan’dan bakıldığında farklı, Türkiye’den bakıldığında ise daha farklı bir vizyonla karşılaşmaktayız. Diziler bile ikiye ayrılıp devlet tarafından özel bir politika olarak ele alınmaktadır. Kültürler önce ayrıştırılmakta, ardından karma ve kokteyl bir tarzda postlaştırılmaktadır. Her filimde değişmeyen bir şey var ki o da devlet aklı olmaktadır. Devlet kendince mide sindirimine bağışıklık kazandırmakta, toplumu buna hazırlamaktadır. Algılar sınıflaşmakta, yüzyıllık devlet politikasına ince bir cila vurulmaktadır. Bu tarzla kültürel bir senteze ulaşacağını sanan yaklaşım kültürleri basitleştirip horlaştırmaktadır. Evin içinde siz de varsınız demekle aslında Brezilya ve Meksika da çekilmiş köle Zehra ya da kendini köşkün mutfak ve at ağırında bulan melezleri insanın aklına getirmektedir. Malatya’dan öte toplum kültürüne aşina bırakılan Kürdistan ile gerisine alıştırılan Türkiye halkının jargon ve maskotları yan yana koyulmaktadır. “Nereye gidiyorsun looo!” İle “cüdalım da” yanında siyah beyaz kefiye altında Siverek şalvarı ve efe elbiselerine aşinalık bu biçimde gelişeceğine inanılmaktadır. Bu gelişmelerin arka bahçesinde Hollywood kültürü yatmaktadır. Baz alınan felsefe orasının olduğu gerçektir. 
Popüler kültür Postmodernizim ile birlikte ortaya çıktı. Geto ve varoşlara bulunan çareden çok, üçüncü dünya kültürünün mide içinde sindirmekten başka bir anlamı yoktur. Amerika’nın siyahî ve melez guruplara bulduğu çare, iki kutuplu dünya gerçekliğinin çok derinleştiği dönemlere rastlaması tesadüf değildir. Kültürel entegrasyon dipte bir güç sömürüsüne dayanırken, üst tabakada ise Evangelizim şeklinde dünya siyasetini belirlemektedir. Bu üst tirajlarda alarm çalan eğilim, yüz yıllık bir uygulamanın sonucudur. ABD’de bu gün Demokrat ve Cumhuriyetçiler arasındaki görünmez mücadele bu olmaktadır. Bu model olduğu gibi Türkiye’ye taşırıldı. Türkiye bu gün ikili bir parti düzenine geçmek için gerçeği zorlamaktadır. Kürt olgusu dışında bunun önünde engel olacak bir unsur yoktur. Kürtlere bulduğu çare Amerika’daki siyahîlere bulunan çare olmaktadır. Amerika’nın 1960’ları, bugünün Türkiye’sine çok uymaktadır. AKP bu doktrinin uygulayıcısı, kurmay gücüdür.
Tabi konumuz filimler ve özelde sinema olduğu için, bu temel üzerinde tekrar çerçevemize dönmek istiyoruz. Demokrat partinin hâkim olduğu yerde COSPY ailesiyle evin içinde siz de varsınız anlayışı zafer kazanırken, cumhuriyetçiler Altın Kızlarla başka bir zaferini ilan ediyordu. Bu diyalektiği Kürdistan’da düşündüğümüzde Yeşilçam’ın toplum aklında bıraktığı düzeyi aşmak oldukça zor olmaktadır. Zaten Yeşilçam’ın birçok güzel filminde Kürdistan’ı görmek mümkündür. Şener ŞEN, Kemal SUNAL, Metin AKPINAR ile Levent KIRCA’nın tipoloje ettiği Kürt tipi kadim toplumun geleneğini yansıtır. Orada insan vardır. Hepsi doğudan gider ve kapitalist uygarlığın çarkına takılır. Bir Don Kişot komedyası oynanır. Bu algıyı doruğa çıkaran Eşkıya ve Propaganda filmlerinin ötesini göremiyoruz. Yeşilçam postlaştığı günden bu güne Kürt gerçekliği ile adeta oynanılmakta, zehirlenilmektedir. Bir Cospy modeline hazırlık sanırım artist arıyor. Anıt gibi duran Eşkıya’yı devirmek kolay değildir. Ve sanırım daha fazla sorun onları beklemektedir. Umduğunu bu tarzda bulamayan anlayış, parti tekeleri ve savaş lobilerine çektirilen bir sanat ve sinema anlayışı peşindedir. Savaştan sonra, Kürt ve Türk halkını objektif bir kadraja almaktan ziyade birbirine yabancılaştırmaktadır. Ne Malatya’dan öte çekilen filmlerde kendimizi görüyoruz ne de Kürdistan’dan çekilenlerde…
Malatya’dan öte çekilip kültür bakanlığının desteklediği filmlerde özel bir psikoterapi yöntemi uygulanmaktadır. Postmodernizmin ilan jeneriğinde okunan şeyleri, bu filmlerin her karesinde okumak mümkündür. İthal edilmiş kültürün zeminini diğer yazılarımızda değinmiştik. Yerelcilik olgusunu temel ilke olarak önüne koyan postmodernizim, pozitivizmin mengenesine takılmamış nesneyi bulamayınca; akılda hayal, teknikte sanal olan siber dünyanın kapılarını açmaktadır. Sanal bir harita etrafında dolanan yüzüklerin efendisi ile sinema işgal edilirken; edebiyat alanında ise önce tarihte bir çatlak oluşturmaya çaba sarf etmeye çalışılmaktadır. Marquez, Paulo COELHO, Amin MAALOUF ve Orhan PAMUK pozitif tarihin köşesinde kalmış kuytu yerlerde bir şeyler aramaya çalışırlar. Bazıları İspanya’dan Latin Amerika’ya varan bir yol izlerken, başkası Afrika ve Ortadoğu’yu, geriye kalanı da Marmara Boğaz’ının iki yakasında derinleşir. Yerelcilik ve geleneğin pratikleştirilmesi karşımıza farklı farklı çıkmaktadır. Ama şunu unutmayalım ki, Murray BOOKCHİN’in dediği gibi “bütün bunlar sermayenin umurunda değildir. Bu sınıf dün ne yapmışsa yine onu yapmanın peşindedir, onun derdi sadece kârdır.” Postmodernizim sermayenin farklı bir sömürü ideolojisi olmaktadır. Ortadoğu’nun en kadim, en geleneksel sanat anlayışından günümüze yozlaşarak gelen aşk, her zaman maddi zeminin ününde tutuldu ve sanatın topluma hediye ettiği bir floraj rolünü oynadı. Yeşilçam, bir zamanlar toplumsal çelişkileri bu yöntemle aşmaya çok çaba sarf etti. Ancak, bu gün yaşanılan gerçekler bunu on kat daha aşmış Yeşilçam’ı geride bırakmıştır. Amerika’da göçmenlerin en fazla artığı ve Amerikan hayalinin derinleştiği süreç, Vamp Kadınları’yla Hollywood’un zirve yaptığı yıllardı. Vamp modeli Türkiye’de Yeşilçam ile başladı. Aynı tarzla bu Vamp Kadınları yanında Ayhan Işık ile kapitalist bir Türk ve ya kentli bir Türk erkeğinin modeli çizildi. Avrupa Yakası tip, olarak da anlaşılabilinir. Yabancı etnik yapılardan devşirilen kadınlar üzeri gelişen Vamp modelleri, nişan taşı sosyetesinin temelini oluşturdu. Avrupa Yakası kapitalist model sinema ile 90’lara kadar geldi. İki binlerden sonra Anadolu şahinleri devreye girdi.  Artık bir Averopa kapitalist modelden çok, Anadolu sokaklarında büyüyüp zenginleşmiş kapitalistler görmekteyiz. 
Vamp Kadınları yerine, manken ruhu üzerine bir Anadolu kadın modeli giydirilmiştir. Yeşilçam’da bazı olay ve olgular üniversitelerde cereyan ederken, post yeşil çamda liselere inmiştir. Bir Hollywood modeli, bir demokrat parti modeli… Zengin ve fakir çocukların ayrışıp farklı liselerde okurken aralarındaki kavga ve ilişkilerin konu edilmesi, yeni yeni Türkiye taşırılmaktadır. Bilgi ve aşk rekabeti aslında üstü örtük olsa da, Türkiye’deki geleneksel cumhuriyetçilerle Fethullah ekibinin arasındaki kavganın sinemaya taşırılmasıdır. Sokakların kazandığı, sokakların AKP’ye akıtıldığı gerçeğinin sanatsal ifadesini bu filmlerde okumak mümkündür. Sinema figürlerindeki altın oran artık sokak ile Anadolu şahinleri arasındaki izdivaçta gerçekleşmektedir. Hayat artık Türkiye’de aranabilir hayali yaratılmıştır. Yıllarca Avrupa peşinde koşan arayışların yönü Türkiye’ye çevriliyor. Bunu en fazla yapan da sanat ve sinema olmaktadır. Bazıları Türkiye’den kaçarken, bazıları da bu hayallere koşmaktadır. Bu sanat ve sinemada cereyan eden kaç yıllık kavga ile bu güne getiriliyor. Batı paradigmasında post yapısal ve yapı bozucu diye iki kavram bir ara modaydı. Kurum ve zihniyetin yeniden yapılandırılması amacıyla bu iki unsur fazlasıyla kullanıldı. Türkiye’de ise, 2000’den bu yana geleneksel cumhuriyetin iktidarı en fazla sanat ve sinema tarafından konu edindi. AKP’nin desteğini arkasına alarak, AKP’nin iktidarını muştuladı. Stand-up ve o gelenekten gelen kişi ve fikirlerden epey yararlanıldı. Yapı bozulduktan sonra, onun yerine kendi iktidar ve yapısını kurmaya çalışmaktadır. İşte son dönemde çıkan Ayakta Kal, Son Ders ve Aşk Çarpınca ile yavaş yavaş çaktırmadan bu derinleştirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye cephesinde bunlar olurken, Kürdistan’daki pencereden ise şunlar yansımaktadır.
Kürdistan’daki devrimci hareket, Kürdistan’ın toplumsal yapısını kökten değiştirip modernize etmiştir. Toplumsal değişimler güçlü teorik ve siyasal aktivitelerle hareketlenir, sanatla da kökleşirler. PKK Kürdistan devrimine bir sosyal devrim gözüyle bakmış, aileden başlayarak bir dönüşüme uğratmıştır. Kürtlerin estetik algıları PKK’nin yaratığı insan gerçeğiyle yükselmiştir. Beğeni ve ret ölçüleri güçlenmiştir. Toplumsal ilişkilerin kendisini sanat ve edebiyat alanına taşırırken, kolay bir beğeni ölçüsüne çekmek zor olacaktır. Ancak, maalesef devletçi Türk zihniyeti kolonyalist kültür taşıyıcılığından vazgeçmemektedir. Kendince Kürt eski Kürt’tür ve hala “hor hor içer ayranı anlamaz bayramı” havasındalar. Devrimler karşı karşıya duran tarafları değişime uğratırlar, ama maalesef Kürtlerde bir gelişme ortaya çıkmışken, karşı tarafta sanatı ve sinemayı geriye çeken, hiçbir sanatsal değeri olmayan filmlerle sahneye çıkmaktadır. Kürdistan’daki yürütülen savaşın üstündeki perde birazca kalkıp bazı şeyler açığa çıkarken, resmi devlet sanatı bunu çarpıtmakta banal bir algı yaratmaktadır. Osman Sınav ve Samim Utku’nun senaryolarını hazırladığı bazı filimler Kürtlere nasıl bir gözle baktıkların açık bir göstergesidir. Kürdistan’lıyız, PKK’liyiz ama ne aile bizim aile ne de gerilla biz olmaktayız. Devlete yabancı, biz bize yabancı devlet ve ya devlet ile Kürt toplumu arasında kurulan parametre Kürdistan’ın işgal edildiğinin açık ifadesi… Toplumlar arası ilişki, sahici insan ilişkileri, sanatın KONSTRÜKSİYON özeliği insan gurupları arasındaki ilişki ile ölçülür. Kürt ve devlet Kürt ve asker Kürt ve doktor ile öğretmen denklemi kolonyalist bir uygulama olmakta, devletçi Türk zihniyeti bunu sanat olarak halkımıza yutturmaya çalışmaktadır. Sürekli savaş halinin yaşandığı Kürdistan’da, bu uygulama yüz yıldır sürmektedir. Başka halkların tarihinde sadece kaç yılık savaş ile yaşanan bu durum, Kürdistan’da bir yaşam hali olmaktadır. Çeşitli dizilerle günlük yaşam tarzı haline gelen bu durum, her gün televizyon ekranında poliptik bir yığınlıkta sunulmaya çalışılmaktadır. Oysa gerçek sinemanın görmesi gerekenler şu tabloda çizilenler değil midir? 

 
“Yaklaşık 12 bin insan faili meçhulde öldürülüyor ve tek bir faili meçhul hikâyesini sinemada göremiyorsak, diyelim ki babasını böyle bir cinayette kaybetmiş küçük bir kızın travmalarının ne olacağını bilmiyorsa bu toplum, 4 bin köy yakılıyor ve biz, tek bir köyün nasıl yakıldığını göremiyorsak sinemada, o köye askerlerin nasıl girdiğini, bir postalın o köyün sokağında nasıl kalkıp indiğini, toprağı nasıl dövdüğünü, o postalın bastığı yerden zıplayan toz zerrelerinin nasıl titreyerek uçuştuğunu, tutuşan bir evden dumanların nasıl yükseldiğini, yanan evinin önündeki bir kadının geri dönüp nasıl baktığını, askere bakışını, askerin kadına bakışını, bir çocuğun o görüntülerden nasıl ürperdiğini, hangi korkuları yaşadığını, hangi yüz ifadesiyle kaçıştığını, hayvanların nasıl ürktüğünü, yangının içinde nasıl meleyip böğürdüklerini, resmi giysili, üniformalıların ellerindeki silahın kabzasını nasıl tuttuklarını, bir döşeğin ve yastığın nasıl yangından kurtarıldığını, köyden kaçışın nasıl yaşandığını, yollardaki göçün nasıl gerçekleştiğini, çivili bir değnekle faili meçhul listesinden öldürülen bir insanın ölüm anındaki yüz rengini, daha birçok şeyi göremediysek henüz, edebiyatın, sinemanın bugün ulaştığı estetik başarı, namustan yoksun bir maşukun yüz güzelliğidir sadece.” (S. Namusu)
0 0 deng
Article Rating
Bibe abone
Dazanîne bigre
guest
0 Şirove
Lêvegerînen navê nivîsê
Hemû şiroveyan bibîne