Mizgin Müjde Arslan’la Kürt Belgesel Sineması Üzerine*

0
87
Kürt Belgesel Sineması’nı nasıl tanımlıyorsunuz?
 
Benim buna bugün getirebildiğim tanım kayıt altına alma. Kürtlerin, Türkiye’de, geçen yüzyılda kayıt altında bir tarihler yok. Kürtlerin nasıl yaşadıklarına, nasıl giyindiklerine, neler yaşadıklarına, nasıl sürüldüklerine, kıyımlara dair; o dilin, dinin nasıl değiştiğine dair fikir sahibi değiliz. Elimizde iki film var: 1926’da Zarê ve 1933’te Yezidi Kürtler çekilmiş Sovyetler Birliği sınırındaki Ermenistan’da. Bu iki film sorularımıza yanıt veriyor. Kürt belgeselleri bunlar. Kürtlerin yaşamını olduğu gibi kayıt altına almış. 1930’lardan sonra, Ermenistan’daki bu kayıttan sonra, 1995’e kadar Kürtlerin Kürt adı altında herhangi bir görüntüsüne ulaşamıyoruz. O yüzden belgesele önce bir kayıt, belge olarak yaklaşmak gerek. Belgesele, estetik mevzusundan önce, bir belge olarak yaklaşmak gerekiyor galiba. Kürtlerin yaşadığı asimilasyon, en çok korkulan şey bu olmuş zaten: tarihin kesilmesi. Cumhuriyet öncesinde başlayan ve kuruluşuyla devam eden, 12 Eylül’le iyice doruğa çıkan tarihin boşaltılması, silinmesi ve temiz bir sayfayla başlaması mevzusu var. Tabii, Kürtler bundan çok etkilenmişler. Ta ki 1995’lere kadar. 95’ten sonra bir şeyler değişmiş. Kürtlerin mücadelesiyle birlikte 95’ten sonra bir şeyler değişiyor. İlk Kürt televizyonu Medya TV açılıyor, ilk Kürt kanalı. Siyasi bir içeriği var. Kürtlerin yaşamına dair ilk görüntüler 95 yılında Medya TV’nin kurulmasıyla başlıyor. Medya TV’nin 95’te kurulmasıyla bugün 2010 yılında onlarca gencin belgesel film çekmesi arasındaki şu on beş yıllık sürede çok şey oluyor: adım adım belgesele giden film denemeleri, Kürt ajanslarının kurulması, Kürt televizyonlarını çoğalması, gençlerin sinemaya meyil etmesi. Çok ciddi bir meyil var şu an ve gittikçe daha da artıyor. Tüm bunların temelinde, görüntünün artık hayatlarında olması ve kendilerini görünür kılma meselesi, bunu belgeleme meselesi var. En basitinden, bunu savaşlara, kıyımlara, sürgünlere götürmeden önce, leğende çamaşırın nasıl yıkandığına dair bir görüntümüz yok bizim. Yani kendi çocukluğumuzdaki anılar dışında buna dair bir görüntü yok. Çünkü bir devlet televizyonu yok. Devlet televizyonunun görevi bu tür arşivler yapmaktır. Bizim kendimize, Kürt’ün kendine yabancılaşma süreci burada başlamıştır bence. Bu yabancılaşma mevzusu asimilasyonla başlayan planlı programlı bir mevzu. Kürt dilinden utanmak, Kürtçenin dağ dili ya da kaba bir dil, köy dili olarak görülmesi… Bütün bunlar aslında bildiğimizi sandığımız, kafamızdaki, sizin kafanızdaki bütün bilgiler, dikte edilen bilgiler. O yüzden Kürtlüğünden utanma ya da Kürt’ü hor görme mevzusu sadece Türkler için önemli bir yerde durmuyor, bu Kürtler için de hala geçerli. O yüzden şu an tarih yeniden başlatılıyor. Bu belgesellerin amacı da görüntülü bir tarih yazmaktır, Kürt tarihini.
 
Sizin de işaret ettiğiniz gibi 2000’lerde hem Kürt kurmaca filmlerde hem Kürt belgesel sinemasında çok büyük bir artış görüyoruz. Siz bu artışı neye bağlıyorsunuz? Film çekme ve gösterme olanaklarındaki gelişme, 80 sonrası Türkiye’de değişen konjonktürle bir şekilde devlet ya da bürokratik elitin bu alandan elini çekmesi, neoliberal politikalar mı? Yoksa bu durum Kürt halkının iç dinamikleriyle ilgili bir durum mu? Kısacası 90’lardan bu yana ne değişti?
 
Bununla ilgili söyleyeceklerim tamamen kişisel gözlemlerime dayanır. Bu bir patlama anıdır bence. Bir şeyin yok sayılmasının, gizlenmeye çalışılmasının, eline bir araç aldıktan sonra ya da bir söz söyleme imkânı bulduktan sonra onun üzerine gitmesinin miladıdır bir anlamda. Yani sadece Kürt filmi, Kürt sineması yapmıyorlar. Bu gençler aslında bugün çok önemli yerlerde duran insanlar. İster Kürt kimliğini açık bir şekilde taşıyor olsun isterse gizliyor olsun hiç fark etmiyor, görüntüyü sinemayı bir araç olarak kullanmayı benimsiyorlar. Ama sadece görüntüyle de değil, yazılı olarak da yapıyorlar bunu. Son yıllarda, 95’ten sonra (yine bence 95 önemli bir tarih) kimlik üzerine, alternatif tarih üzerine Türkiye’nin konuşulmayan tarihi üzerine, sadece Kürt değil Rumların, Ermenilerin tarihi üzerine de, çok sayıda kitap çıktı. Bu kitapların çıkması da birbiriyle bağlantılı, birlikte incelenebilir. İşin bir boyutu daha var. Türkiye’de belgesele bakış da değişti bu sürede. National Geographic’deki ya da Discovery Channel’daki hayvanlardan, koşan geyiklerden öte bir şeydir belgesel. Aslında belgesel deyince benim aklıma Üçüncü Sinema, Solanas ve Getino’nun 60’lar sonlarında 68’in başlarında ortaya attıkları o manifesto gelir. O dönemde belgeselle örgütlenme yaparlar Arjantin’de. Belgesel onlar için bir silahtır ve benim anladığım belgesel de budur, Hollywood’a tamamen karşıdır. Hollywood kurmacayı ve hayali üretir, bunu satar. Satmak için kurmaca üretir. Çünkü seyirciyi uyuşturmak ve onu bir şekilde sömürmek ister. Belgesel ise tam tersidir. Belgeselin satmak gibi bir derdi yoktur. Belgeselin devrimci tarafı buradan gelir. Tamamen seyirciye sunulan bir şeydir; onun örgütlenmesi, bilinç sahibi olması, daha ileriye gitmesini sağlar. Bu açıdan belgeselin Türkiye’deki serüveni sorunludur. Ben hala bir belgesel gösterime girerken, mesela Kazım’ın (Öz) filmi Son Mevsim: Şavaklar (2010)’da şöyle bir konuşmaya şahit oldum: “Biz buna film diye geldik, bu belgeselmiş.” Belgeselin film olmadığı gibi bir kanı var insanların zihninde. Oysa ki, nasıl Hollywood 90 dakika olacak, kurmaca olacak diye bir kalıp yaratmışsa, ki böyle bir şey yok bu yaratılmış bir şeydir, aynı şekilde belgesel de tabii ki sinemanın bir türüdür. Ama ne yazık ki halk Hollywood’dan öğrendiği için sinemayı, Hollywood’da olmayan hiçbir şeyi kabul etmez. O yüzden belgesel filme yanlış bir yaklaşım var. Bu filmler, bu belgeseller, yılda 10’dan fazla çekilen bu Kürt belgeselleri, halktaki belgesel algısının değişmesine de olanak sağlıyor.
 
Tam da bunun üzerine bir şey sormam gerekiyor: Sinema Kürt coğrafyası için belki yeni ve belki bir lüks, çünkü uzun yıllar savaşın yaşandığı, olağanüstü halin olduğu bir yer. Bir röportajınızda “Kürt sinemasının en büyük problemi Kürt seyircinin olmayışı ve filmlerin Kürt coğrafyasında vizyon bulamayışıdır,” demişsiniz. Peki, bu durum Kürt halkı kurmaca ya da belgesel izlerken farklılaşıyor mu?
 
Evet, hatta bu konuda daha da eğitimsiz ki bence bu bizim için, Kürtçe film yapan insanlar için, daha da büyük bir sorun. Çünkü herkes bir filmi yaparken alt yazısız olmadan dediklerini anlayabilecek seyirciye hitap eder; yani Türkiye’de Türk seyirciye, Türkçe bilen seyirciye hitap eder, daha sonra altyazılı filmler gelir. Kürtler arasında altyazısız seyirci çok az bir oran ve filmler ne yazık ki bu kesimlerle de buluşmuyor ya da çok sınırlı buluşuyor, çok özel gösterimlerle buluşuyor. Seyircinin de böyle bir talebi yok. Seyirci zaten belgesele çok yabancı, çok yeni bir şey belgesel onun için ve belgeseli film olarak kabul etmeyen insan topluluğundan. O yüzden Hollywood filmini ya da televizyonu sinema olarak görüyor; yani ona hitap eden tür o, ona alışmış. Mademki belgeselden Kürt sinemasından bu kadar söz ediyoruz, Kürt seyirci yaratılmak zorunda. Hemen olacak bir şey değildir bu, ama böyle filmler çekildikçe sabırla ve zaman içerisinde olacaktır sanıyorum.
 
Sizin sinemadan önceki deneyimlerinize gelirsek… Gazetecilikle başladınız, gazeteciliğin sinemanıza ne gibi katkıları oldu?
 
Bizim doğumumuzla başlayan bir süreç var. Aslında bu süreç, her şeyin toplamında, kararlarımızı verirken dahi ne yaptığımızla ilgili, ille sanatla ilgili değil bu. O yüzden benim Mardin’in bir köyünde doğmam,- zaten yaptığım filmlerde de görülüyor bu- okula çok zor gidebilmiş olmam- bir kız çocuğu olarak da mucize gibi bir şey bu- yani bütün bular şöyle bir şey uyandırıyor: kendini biraz şanslı görmek, ama aynı zamanda biraz temsilci gibi de görmek. Mademki herkes buraya ulaşamıyor, mademki herkes okuyamıyor, herkes kalem tutamıyor… O zaman ben biyoloji okurken öğretmen olmak gibi bir seçenek vardı, herkes öğretmen oluyordu ama ben üniversiteden gazeteci olarak mezun oldum. Stajyer olarak başlamıştım çalışmaya, gazeteci olma arzum vardı ve bence gazeteci olma arzusuyla belgesel film çekmek arasında bir fark yok(tu). Gazeteciyken de belgelemek, tarih yapmak, tarihi yazmaktı amacım ve bunun için gerçekten çok çalışıyordum. Çünkü bunun ne anlama geldiğini anlamıştım ben çok küçük yaşta. Bugün belgesel yaparken de aynı amacı taşıyorum: gidip değiştirme imkânım olduğu bir alanda onu belgelemek ve belki onun üzerinden bir alternatif tarih yaratmak ya da o hep bildiğimizi sandığımız şeyleri sorgulamak, onlarla yüzleşmek. O yüzden çokça besliyor birbirini, ben çok fark görmüyorum bu ikisi arasında. Gazetecilikte günlük haberinizi yazarsınız bir günde çıkar, belgeselde bu 6 ay bir yılı bulur ama bir yılın sonunda yine aynı yere ulaşırsınız. Belgesel daha etkilidir, görüntüye dayanır ve daha zordur ama amaç, aslında ortaktır.
 
Alternatif tarih yaratmak dediniz. O zaman bu anlamda belgesele, sadece yaşananı anlatmaktan ziyade bir duruş, bir tepki olarak bakabilir miyiz?
 
Kesinlikle bir mücadele alanıdır, kesinlikle bir savaşta olma halidir. Ben öyle düşünüyorum. Bilmiyorum başka arkadaşlar ne düşünüyor. Bir belgeselcinin “Hadi böyle bir film yapayım, güzel bir film yapayım da insanlar izlesinler, mutlu olsunlar, doksan dakikayla sınırlı kalsın ve çıkınca unutsunlar her şeyi,” diye düşündüğünü sanmıyorum. Çünkü belgesel çok zor bir şeydir, para dönüşü yoktur ya da çok sınırlıdır. Belgeselci insanlar idealist insanlardır. Yani yoksullukla yaşamaya, zorda yaşamaya, belki hapse girmeye, bir sürü şeye göğüs gererler. O yüzden belgeselcilik bütün türler arasında en devrimci, en radikal olandır.
 
 
 
 
Belgesel filmlerde gerçeklik algısı sizin için ne ifade ediyor? Kimin gerçeği anlatılıyor? Öznel kabul edilen kişisel deneyimlerin de bir film için belirleyici olduğunu ve kurmaca değil de daha çok belgesel filmin sizi etkilediğini söylemişsiniz bir röportajınızda. Bu bakış, her zaman seyircinin fikriyle de örtüşüyor mu? Seyirci “bunun aslı yoktur ya da bu propagandadır,” deyip tepki gösterdiği bir durumla karşılaştınız mı?
 
İlk belgeselim Ölüm Elbisesi: Kumalık (2009). Bu belgeseli yapıp etkisini gördükten, belgeselin ne kadar yüce bir tür sanat olduğunu öğrendikten sonra, nasıl kurmacaya dönerim, diye düşünmüştüm. Çünkü kurmacada çok fazla müdahale ediyorsunuz, birey olarak çok fazla ön plandasınız. Belgeselde toplum daha ön planda; yani sizi birçok şey yönlendirebiliyor. Tek başınıza değilsiniz. Yani bir zihinden çıkan ve yüz binlerce insana çarpan ve size dönen bir fikir gibi tanımlanabilir belgesel, ama kurmacada eksikleri ve yanlışlarıyla yaptığınız şey direk sizi bağlar. O yüzden ben kısa filmle başladım, hala kısa film çekmeyi de seviyorum. Ama kurmacadansa, işin aslı, belgesel bana çok daha yüce geliyor anlam itibariyle. Şu kurmaca kısmına yanıt vereyim; ne yaparsak yapalım filmin içinde kurgu olduğu müddetçe aslında en gerçekçi belgeseller bile kurmaca izi taşır. Çünkü sizin orda hangi planı, neyin arkasına koyduğunuz politik bir seçimdir, yönetmenin varlığı, yönetmenin duruşudur. “Ben tarafsızım, etkisiz bir film yapmak istedim” gibi bir şey söz konusu olamaz. İşin içine bir yönetmen girdiği müddetçe ve ham görüntüyü sunmadığınız müddetçe, işin içinde bir yönlendirme vardır. O yüzden yönetmenler tabii ki yönlendirirler ve yönetmenler taraftardır. Doğru olduklarına inandıkları bir şeyler vardır hayatlarında, yanlış gittiğine inandıkları bir şeyler vardır ve buna dair filmler yaparlar. Bu doğa filminde bile böyledir. Diyelim ki bir fare ile yılanı çekiyorsa ya fareden yanadır ya yılandan. İkisine eşit mesafede duramaz bence.
 
Ölüm Elbisesi: Kumalık sizin ilk belgeseliniz, Mardin’de çektiniz. Sizin doğup büyüdüğünüz yer. Filmin çok güçlü bir anlatısı var. Bu güçlü anlatımı nasıl yakaladınız, oralı olmanızın anlatıyı güçlendirdiğini söyleyebilir miyiz?
 
Evet, biliyordum bu hikâyeyi. Büyürken çok fazla dinlediğim, beni çok acıtan bir hikâyeydi; ama film yapmak kısmı, işin aslı, zordu. Sinemadaki karşılığını bulmak, ona bir anlatım dili bulmak hakikaten güçtü. Bunun korkularını yaşamışımdır. Hatta biz oraya görüntüleri çekmeye gittiğimizde ben bunun film olup olmayacağını bilmiyordum. Kafamda bir kurgu vardı ama kadınlar konuşmayabilirdi, sonuca ulaşamayabilirdik. Bu, belgeselin kendi yolculuğu oldu bir bakıma ve kendi kendine filmi ortaya çıkardı. Benim bir fikrim vardı; ben ne yaptığımı, ne yapmaya çalıştığımı biliyordum. Buna dair bir tereddüdüm olmadı. Her şey çok ortadaydı, taraftım. Bir cümlem, ele aldığım kavramlarım vardı. O açıdan güçlü bir duruş sergileyebiliyordum. Konunun beni savurması gibi bir ihtimal yoktu, ama yine de korkuyordum. Ve ben, bu korkuyu, her zaman yaşıyorum. Elli altmış yaşımda da yaşayacağım. Bir film bittikten sonra filmim ilk defa seyirciyle buluştuğunda o tepkiyi merak ediyorsun. Bu hakikaten heyecan verici.
 
Nasıl tepkiler geldi peki?
 
İlk olarak arkadaşlarıma gösterdim. Ben ne yaptığımın çok farkında değildim, biliyorsunuz kurgu sürecini. İlk izleyen insanlar tabi ki çok beğendiler. Çok beğendiklerinde ben de beğenmeye başladım. Hala filmin çok iyi olduğunu düşünmüyorum. Anlatmak istediği bir şey var, buna katılıyorum ama anlatım dili aslında daha farklı olabilirdi.
 
Çoğu defa Kürt yönetmenler ‘Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabiliyoruz,’ diye şikâyet ediyorlar. Filmi sahiplenenler ya da sahiplenmeyen kesimler oldu mu? Mesela Kürt feministler neler söylediler?
 
Bir kesim Kürtler filmi çok beğeniyor. Birçok yerde gösterim yapıldı, her yerde gösterildi neredeyse. Öte yandan bir kesim Kürtler de ‘bizi kötü gösteriyorsun’ gibi bir düşünce taşıyorlar. Bu beni ilk duyduğumda çok şaşırtan ve üzen bir şeydi. Ben öyle yorumlamıyorum. Ben bizi kötülemiyorum yani. Evet, bizim kaşımız eğridir ama bizim bunu bilmemiz gerekir diye düşünüyorum, bu bizi kötülemez. Ama iyice tahlil edersek bu, bize dayatılan bir şey aslında, bizim gerçeğimiz değil. Şimdiye kadar televizyonun, devlet zihniyetinde Kürtlere yönelik ruhsal yönlü bir şiddet uygulaması sebebiyle müthiş bir hassasiyet var. Kürtlerde kumalık tabii ki var, ama “Bunu neden gösteriyorsun? Kürtlerin güzel taraflarını neden göstermiyorsun? Bizim kadınlarımız çok özgürdürler ya da bizim dağlarımız, sularımız çok güzeldir. Neden bunları göstermiyorsun da kumalık gibi bir konuyu ele alıyorsun?” gibi tepkiler geliyor. Bu konuda öz eleştiri yaptığımızda ve bunu ortaya koyduğumuzda, yine yoksul, eğitimsiz, kaderiyle baş başa bırakılan, ağalara teslim edilen bir halk ve ağalık düzenini devlet eliyle bizzat besleyen bir sistemle karşılaşıyoruz. O yüzden ben kumalığı anlatınca aslında Kürtleri kötülemiyorum. Kürtlerin kötü olduğunu düşünmüyorum çünkü, öyle bir düşüncem yok zaten. Kaldı ki ben çok hassasım bu konuda. Ama, çok değişik yerlerde filmi seyredenler, Mardinli bir kaç kişi, özellikle Mardin’dekiler “Bizi kötü gösteriyorsun,” diyorlar, dediler. Her defasında koyu bir tartışmaya girdik. Bazen değişti fikirleri, bazen değişmedi. Lakin ben kötü gösterdiğimi düşünmüyorum.
 
Diyarbakır’daki sempozyumda filmi gösterdiğimizde Dicle Üniversitesi’ndeki arkadaşlardan herhangi bir tepki gelmedi, ama Türkiye’nin batısında büyümüş Boğaziçi’nden bazı arkadaşlar filmi çok oryantalist buldular, “Böyle acı bir durum komik bir şekilde anlatılmamalıydı,” diyerek tepki gösterenler, filmin yarısında salondan çıkanlar oldu.
 
Komik mi? Komikten ziyade ironik aslında, ama hakikaten böyle, bu kadar pişkin anlatıyorlar. Oradaki pişkinlik aslında bizi güldüren şey.
 
Bu olay, bize, bu ödev üzerine çalışırken şunu düşündürttü: ‘Öteki’leri yine bir öteki, içerden birinin anlatmasına karşın oryantalizm suçlaması olabiliyor?
 
Ama oryantalizmi ne kadar biliyoruz. Biz hep sorardık, çünkü ilk akla gelen şey ama biri batıdan doğuya gittiğinde ve doğuyu kendince anlatmaya çalıştığında bu bir oryantalizme dönüşüyor. Ama aslında kavramsal olarak da bir problem var, doğru tanımlanmıyor. Ben şöyle tanımlarım o filmi yapma sürecimi: Bir görünmezliğe bürünüp, hani böyle ninemin dizine yattım o bana bunu anlattı. Oryantalist bakış bunun neresinde? Komedi olsun, insanlar gülsün diye özel bir çabam olmadı, ama hayatın doğalında böyle bir ironi var zaten. Bu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ben bu hikâyeyi yapana kadar benim için acı veren bir süreçti. Ben kendi sürecimi filmi bitirdikten sonra tamamladım. Benim için bu, daha önce hiç konuşamadığım, konuşunca gözlerimin dolduğu, kendimi en çok kapattığım alandı. Bununla baş etmenin bir yolu olarak bu belgeseli seçtim. Sadece bu konuda değil, yaptığım diğer filmler de aynı şekilde onu konuşma ve ona bir çözüm bulma, o meseleyle diyalog kurmaydı. Ve yine aynı şekilde bu film, benim açımdan, kendi toplumumla, Mardin’le, köyle, dedemle, amcamla, oradaki ataerkil sistemi temsil eden bireylerle diyalog kurmaktı. Benim Emine’den hiç bir farkım yok; ben hala Emine’yle çok benzer şartlarda, demir zincirlerle bağlıyım oraya. Bunu fark ettiğim gün bu belgeseli yapmaya karar verdim. Bunu fark ettiğim gün, bu belgeseli yapmanın elzem olduğuna karar verdim, çünkü nereye gidersem gideyim- dünyanın herhangi bir yerinde ya da İstanbul’da- bunun zihnimin içerisine hapsolduğunu ve dedemin gölgesinin sürekli üzerimde olduğunu anladım. Ve bu sadece benim değil Türkiye’deki kadının meselesi. Seyircinin de bunu anlamasını beklerim. Aslında bu film, bu gün bu kadar çok Kürt kadının neden dağa çıktığının da bir kanıtıdır aslında. Çünkü, Kürtler aslında kimlikleri, kendi özgürlükleri için savaşıyorlar ama kadınlar iki kere özgürlükleri için savaşıyorlar. Onların kendi toplumları içinde de kimlikleri, var oluşları, ikinci insan olarak tanımlanmış. Bu, hakikaten, bugün de devam eden bir şey. Yani bu gün Diyarbakır’da, Mardin’de, Batman’da, herhangi bir yerde de devam ediyor. Şunu söylerken Türkiye’deki diğer halklar ya da Türk halkı için “onların kadınları çok özgürler,” gibi bir şey söylemiyorum, bunun böyle anlaşılması beni çok üzer gerçekten. Ben sadece bildiğim yeri yani kendi bahçemi, kendi evimi, kendi toprağımı anlatıyorum. Sivas’taki ya da Trabzon’daki, Karadeniz’deki bir kadın da çıkıp kendini anlatabilir. Aslında bizi ileri götürecek olan budur. Bunun konuşulmaya başlanmasıdır.
 
 
 
Kürt sinemasını ‘dışarı’dan anlatanları nasıl buluyorsunuz? Yeşim Ustaoğlu var, Orhan Eskiköy var…
 
Bunları, Yeşim Ustaoğlu sinemasını özellikle, önemsiyorum. Güneşe Yolculuk– dönem itibariyle- çok önde, çok ilerici bir film. İyi bir sinemacının, vicdanlı, aydın kimliği olan insanların yaklaşımıdır bu. Ama ben şundan hoşlanmıyorum: Yurtdışında, şu son bir kaç yılda, Kürt Sorunu’nu ele alan filmlerin desteklenmesi ya da bunu işleyen konuların festivallerde gösteriliyor olması, ödüller alıyor olması bir kesim Türkiyeli sinemacıda da -aynı vicdan aynı düşünceye sahip olmadığı halde- bu filmin iş göreceği düşüncesi yarattı ve bu işe giriştiler. Bu filmler iyi niyetten ortaya çıkan filmlerden kendini ayırt ediyor aslında. Yine de böyle bir tehlikenin olduğu ortada. O yüzden, Kürtleri anlatan Türk yönetmenlerin sinemasında bu samimi olmayan yaklaşımlar söz konusu. Bunları ayıt etmeliyiz. Ama Yeşim Ustaoğlu’nun Güneşe Yolculuk filmi hakikaten cesur bir filmdir ve gerek işleniş tarzı, gerek bulunduğu taraf, gerekse anlatış tarzı son derece samimi ve dürüsttür.
 
MKM sinemayla ilgilenenler için bir okul olarak görülüyor. Bugünkü Kürt Sineması içindeki birçok insan orada yetişti. Sizin orayla ilişkiniz nasıl başladı?
 
Gazeteciyken Dicle Haber Ajansı’nda çalışıyordum, ajans aracılığıyla bir ilişkim vardı, tanışıyorduk. Ortak bir kültürden geldiğimiz için, ilk filmimi- Son Oyun(2006)– yapmamda Kazım Öz’ün etkisi vardır. Benim bir hikâyem vardı. O zamanlar sinema üzerine yazıyordum sadece. Hikâyemi birlikte çektik, filmin görüntü yönetmenliğini yaptı Kazım. O yüzden hem MKM sinemasının hem de Kazım Öz’ün benim için unutulmayacak, anlamlı bir işlevi oldu. Birlikte başladık, o yüzden bugün hala birlikteyiz, birbirimizle yardımlaşıyoruz. Böyle bir etkisi vardı.
 
Kürt Sineması nerelerden besleniyor ve bundan sonra nerelerden beslenecek sizce?
 
“Kürt Sineması acılardan besleniyor,” demek istemiyorum hakikaten, çok klişe ve kötü olur herhalde. Bütün toplumlarda olduğu gibi kendi kültüründen, tarihinden, dilinden, yani atalarından, nenelerinden besleniyor. Farkında mısınız, son zamanda çekilen belgesellerin çoğunda kendi ailelerimizi anlatıyoruz. Ben halamı anlatıyorum, Özkan Küçük babasını anlatıyor, Eylem Kaftan yine ablasını anlatıyor. Yani herkes bir soyun devamını anlatıyor, çünkü Kürtlerde soy mevzusu ve büyük aile olma mevzusu vardır. Büyük bir ailedir Kürtler ve aileye gerçekten çok önem verirler, biz aile olmadan yaşayamayız. Doğu toplumu karakteri bu aslında. Sözlü kültür çok önemli tabii ki. Sözlü kültürün karşılığı olan dengbejler bir parçasını oluşturuyor, masallar diğer parçasını. Masallar çok önemli; Kürtlerin yaşam tarzlarında, geleneklerinde masallar çok önemli bir yer tutuyor. Bizim yaşlarımızdakiler son artık işte, bizden sonrakiler pek bilmezler de. Bunun yanında müzik, sinemaya göre daha önceden başlamış ve daha gelişmiş bir sanat Kürtler açısından. O yüzden Kürtlerin filmlerinde kullanılan müzikler de incelenmelidir bence. Orada bir gelişme yaşanmış ve bu gelişmeden de faydalanıyorlar sinemalarında.
 
Kitapta (Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm) dikkatimizi çeken nokta Halil Uysal’ın Beritan (2006)filminin yer almaması. O neden yoktu?
 
Ben onun ayrı ve tek başına bir kitap olduğunu düşünüyorum. Hakikaten bir dağ sineması, gerilla sineması diye bir çalışma olmalı. Bunu ben de yapabilirim, düşünmedim değil. Ama buna en az altı ay zaman ayırmak ve çalışmak için belki de Kandil’e gitmek gerekiyor. Bunu fiziksel olarak, yasal olarak ve ekonomik olarak ayarlamak gerekiyor. Şu an böyle bir çalışmayı karşılayabilecek, burslu bir şekilde sağlayabilecek, bunu teşvik edecek bir mekanizma yok Türkiye’de ne yazık ki. O yüzden ben bunu düşündüm ve birçok kişiye önerdim. Yurtdışındaydılar bunlar çoğunlukla, yazacaklarını söylediler. Ben bütün sinema filmlerini izlemedim ama özel bir sinema olduğunu biliyorum. Peş peşe okunduğunda oradan bir sinema kuramının bile çıkacağını düşünüyorum. Ama yurtdışındaki bu kişilerden ne yazık ki bir dönüt olmadı. Aylarca uğraşmamıza rağmen yazılar gelmedi. Benim de kitabım tamamlanmıştı ve sadece o yazıyı bekliyorduk. Çok kısa, bir iki paragraf değinerek konuyu geçiştirmek zorunda kaldık. Zaten Kürt Sineması kitabı da bütüne bakmıyor, elimizde bulunan şimdiye kadar yazılmış makalelerden oluşuyor. Bir başlangıç. Oradaki makalelerin her biri, kendi başına bir kitap konusudur aslında. Benim dileğim- o kitabı çıkarırken de amacımız buydu- bu ilk ışığın yanmasıyla gençlerin ilgisini uyandırarak bu konuda tez yazmalarını ve bu yolla konunun derinleşmesini sağlamalarıdır.
 
Dana Bayramı (2010) filmini henüz tamamlamışsınız.Kâfirin Kızları diye bir projeniz de var. Biraz onlardan bahseder misiniz?
 
Kâfirin Kızları için Ermenistan’a gittik, araştırmasını yaptık ama çekmeye gitmedik. Çok yoğundum, başka işlerim vardı ve Kâfirin Kızları kaldı şu an rafta yani. Dana Bayramı’nı bitirdik yeni, Afrika’dan Osmanlı döneminde köle olarak getirilen Afrikalı siyahların günümüzdeki yeni kuşaklarının hikâyesi. Onlar da aslında Kürtlerin yaşadıklarına benzer bir asimilasyon, kendine yabancılaşma süreci yaşıyorlar. Bizimle paralellikler var. O açıdan benim kalbime dokundu ve bunun hikâyesini yapmak istedim. Bunu da Dana Bayramıüzerinden yapıyoruz, çünkü Dana Bayramı 70-80 yıldır yasaklanmış ve yeni yeni kutlanan, onlar için kültürlerinden bugüne kalan belki de tek şey. Filmin diğer adı da Kamkasa Vit Vit, hangi yılda doğduğunu bilmedikleri dillerinden kalan son kelimeler. Filmin teknik olarak çok iyi olduğunu düşünmüyorum, umarım beğenirsiniz içerik olarak.
 
Teşekkür Ederiz.
 
*Söyleşi, Can Candan’ın 2010 Bahar döneminde Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği Türkiye’de Belgesel Sinema (FA48I) isimli dersinin final projesi için Müge ve Yağmur tarafından yapılmıştır.
0 0 deng
Article Rating
Bibe abone
Dazanîne bigre
guest
0 Şirove
Lêvegerînen navê nivîsê
Hemû şiroveyan bibîne