Kürt sinemasına layıkıyla girmek

0
80

 

Eski ve yeni Kürt arasındaki farkı, bu farkı yaratanların mücadelesi görülmeden, sırf popüler olma, kendini kabul ettirme adına, bu halkın acılarına el atmak, her şeyden önce sanatsal, ahlaki, toplumsal anlamda hangi kaygılarla hareket edildiği noktasında bir sorgulamayı gerektirir

Jinda Baran

Eski ve yeni Kürt arasındaki farkı, bu farkı yaratanların mücadelesi görülmeden, sırf popüler olma, kendini kabul ettirme adına, bu halkın acılarına el atmak, her şeyden önce sanatsal, ahlaki, toplumsal anlamda hangi kaygılarla hareket edildiği noktasında bir sorgulamayı gerektirir

“Kürt sinemasına layıkıyla girmek istiyorum.”  Bu sözler, henüz sinemaya yeni adım atmış genç bir Kürt kadınına ait.

Layıkıyla Kürt sinemasına girmek… Kürt sinemasına sahip çıkmak… Bu sözleri nasıl okumalı?  Daha işin başındayken bu genç kadın, hangi gerçeği görmüştü de, ona merakla sorduğum soruya böyle bir cevabı verebilmişti?  

Kürt sinemasında kendilerini söz sahibi olarak görenlerin ağzından duyamadığımız bu sözleri, -ve üstelik her şeyi yutan, kendisinin olmayan hiçbir şeyi kabul etmeyen Avrupa’nın içinden gelen- bir genç sinemacı dile getiriyordu. Bu Kürt kızı, gerçeği fark edebilmişti de, asıl bu sözü en başından beri söylemesi gerekenler nasıl fark edememişti. 

Sibel’in bu sözleri, ister istemez beni ‘Kürt sineması nedir? Ne değildir?’ sorularına götürdü. Son zamanlarda Kürt Sineması üzerine harıl harıl yapılan tartışmalarda da gözlenen o ki, iyi bir soruya, iyi bir cevap verilememişti.  Oysa Kürt sanatı, sineması açısından hayati bir soru sorulmuş, ama aynı ciddiyette, anlamda bir cevap alınamamıştı. ‘Yönetmeni Kürt olan, ya da dili, hikayesi Kürtçe olan film, Kürt sineması mıdır?’ Gibi sorular ve buna verilen yanıtlarla, Kürt Sineması gerçek bir tanıma ulaşabilir mi?  Elbette dilinin Kürtçe, yönetmenin Kürt olması, Kürt Sinemasının kimliği açısından önemli birer faktördür. Ancak Kürt Sinemasının da diğer tüm sinemalar gibi, kimin için yapıldığı ve hizmet ettiği şeye göre değişkenlik göstereceği de, şüphe götürmeyecek bir gerçektir.

Film senaryosunda, salt Kürtlere ait bir takım etnik özelliklerin bulunması – ki bu çoğu kez dil-kıyafet-yöre adı-eril dilin tarihinde Kürtler adına düşülmüş çarpık dip notların işlenmesi vb. olabiliyor-, Kürt sinemasının kimliği açısından kesinlikle yeterli değildir. Sistem tarafından Kürt halkının tüm kültürel özellikleri –kültür derken, tüm yaşamsal fonksiyonları, etik değerleri, sanatı, dili, gelenek ve örflerini kastediyorum- içi boşaltılarak pazar mantığıyla ele alınışı sürerken, bunu birer tarihi belge niteliği olan sinemadan bağımsız ele almak, kuşkusuz bir handikap olacaktır. Kürt sinemasını kimliksizleştiren unsurlar ile, Kürtleri kimliksizleştiren faktörlerin farklı olmadığı, bilinen bir gerçektir. Görsel alanın büyük bir bölümünde Kürt dili, kültürü, gelenek ve göreneklerinin ‘Kürt’ü konu ediyorum’ adı altında nasıl hiçleştirdiği ortadadır. Buna bağlı olarak Kürt Sineması adı altında yola çıkanların, bu gerçeğin farkındalığıyla, emekleme devresini geçirmesi, kuşkusuz yaşamsal bir olgudur. Çünkü aksi, Kürt’ü öldürmekten başka bir şey olmayacaktır. Dolayısıyla, bir filmin, Kürt Sineması olarak tanımlanabilme koşullarını tartışırken, sadece yönetmenin Kürt, filmin dilinin Kürtçe olması ile darlaştırırsak, asıl önemli olan ‘öz’ün ve/veya yapıma yüklenen anlamı, verilmek istenen mesajı kaçırmış oluruz.  Bu da sanatın ve sanatçının yüklenmesi gereken misyona aykırılıktan öte bir şey ifade etmeyecektir. Hatta bu noktada öz ve biçim kavramlarına derinlemesine girişmek ve sinemasal açıdan bu iki kelimeyi ele almanın, üzerinde durmanın, ne kadar gerekli olduğunu belirtmekte fayda görüyorum. Konuya ilişkin yoğunlaşan herkesin, bu soruyu gündemleştirip, tartışması Kürdistan Sinemasına şüphesiz büyük katkı sunacaktır.  

Bir toplumun sineması, daha genel anlamıyla sanatı, bağlı bulunduğu topluluğun ihtiyaçları üzerinden kıstaslarını belirler. Çünkü sanat; yaşamı üreten, değiştiren, geliştiren ve güzelleştirendir.  Sanat; toplumun bu ihtiyaçlarını karşılıyorsa, onun öncüsü olabiliyorsa, ona yol gösterip, felsefesini kazandırabiliyorsa sanattır.  Her sanat eserinin, tarih ve toplum üzerinde değiştirici dönüştürücü bir rolü olduğu kadar, toplumdaki değişimi de kendisine konu edinen bir diyalektiği vardır. Kürt Sinemasının da, Kürt toplumunun bu ihtiyaçlarını ne kadar karşıladığı üzerinden kendi normlarını belirlemesi gerekir.

Peki yukarıda tartıştığımız şekliyle bakıldığında, yaptığı çalışmaları Kürt Sineması olarak tanımlayanların üretimleri, ne kadar bahsettiğimiz toplumsal ihtiyacı karşılayabiliyor? Kürtlerin tarihini, güncelde yaşadığı durumu ve verdiği savaşı, bu yazıda uzun uzun anlatmaya gerek duymuyorum. Ancak bu gün eski Kürt’ü aşan, verdiği mücadele ile kendin,i yarattığı değerler üzerinden tanımlayan bir Kürt var. Kendisine kader olarak biçilen çıkmazı kıran, onun dışına çıkan, kendisi olarak düşünen, varlığı için mücadele eden, artık kendisi olmakta direten bir Kürt’tür bu… Bu halkın değerlerine anlam veren, gerçeği yansıtan bir tanımlamadır, kuşkusuz…

Bir de bunun yanında, tarihi, bilimi, sanatı kendi hizmetine koyan, tek dil-tek renk-tek tip diyen sistemin penceresi duruyor yaşamın orta yerinde. Tarihi nasıl çarpıtılmışsa, maneviyat yok sayılıp, nasıl giderek mekanikleştirmişse her şeyi, sömürüyü kutsamış ve önüne çıkan her anlama, kendisi yeniden yalan-yanlış tanımlama getirmişse, işte aynı öyle Kürde de bir elbise biçmiştir. Yani dizilerde, orda burada çeşitli görsel alanlarda konu edinen, yardıma muhtaç, kendini ifade edemeyen, geri geleneklerin içinde boğulan, efendinin yanında çalışan kapıcı, köle Kürt kıyafetini, bedeni hiçde olmamasına rağmen, zorla giydirmeye çalışmaktadır.  Şimdiye kadar Kürt Sineması olarak tanıtılan ya da kendisini öyle ele alan sinema da, ne yazık ki dünyanın kabul ettiği bu Kürt’ü işlemektedir. “Zavallı Kürt’ü kesinlikle inkâr edemezdim ama bu, ancak devrim sürecinin başlangıcı olarak kabul edilebilirdi. Ondan sonrası için hâlâ sürdürülüyorsa bu yanılgıdan öteye bir şey ifade etmezdi” diyen Kürt – Gerilla Yönetmen Halil Dağ (Uysal) bu gerçeği en sade haliyle dile getirmiştir.

Her şeyi kendi sınırlarında belirleyen, her sese, her renge, her düşünceye, her duyguya kendi sınırları dahilin de yaşam hakkı tanıyan bir dünyadayız nihayetinde.  Ne yazık ki, Kürt Sinemasıda bu sınırlarda yürümekte ve buna da ‘evrensellik’ demektedir.  Hatta bu evrensellik kaygısı “Kürtleri dünyaya sempatik göstermeye, dünya çapında Kürtlere beğeni kazandırmaya çalışıyorum” diyen, bununla kendini kabul ettirmeye çalışan bir düzeye kadar varabiliyor, çoğu kez. Ve işin kötüsü, bunun, kendisi olmakta direten Kürt’ün, yok sayarılarak yapılmış olmasıdır. Oysa Halil Dağ “..Ve yiğit Kürt’ün filmini yapmanın zamanı gelmişti. Kürt yönetmenler, Kürt sineması için yola çıkanlar, buna daha fazla göz yumamazlardı. Kürtlerin son otuz yılına damgasını vuran bir kahramanlık çağı vardı ve artık bu kahramanların üzerinden atlanamazdı. Kürt anaları son otuz yılda insanlık tarihinin en yüce kahramanlarını yarattı. Hep zavallıları dünyaya getirmediler. Kürt çocukları dağlarda destanlar yazmıştı. Kürt sineması için yola çıkanlar bunlar yokmuş gibi davranamaz, bunları hiç yaşanmamış sayamazdı.” diyerek, sistem içileşen ‘Kürt sineması yapıyorum’ cümlesini dillendirenlere karşı, Kürt’ ü iyi ve kötüsüyle, gerçekçi bir şekilde irdeleyen Dağ Sinemasını başlattı..

Kafamda bu düşünceler çarpışırken, Sibel’e dönüp, ‘Peki neden konulu sinema yapmıyorsun?’ diye soruverdim. “Elbette ülkemi çekmek istiyorum. Bu konuda birçok projem de var.  Ancak Kürt’ü sadece göçle, çaresiz, çözümsüz, dışarıya muhtaç durumu ile anlatmam isteniyor. Projem bunları içermediği için izin verilmiyor. Ben de bu yüzden kendi ülkemin gerçekliğini anlatamayacaksam en azından sömürme konumuna düşmeyeyim.” Şeklinde cevapladı sorumu.

Eski ve yeni Kürt arasındaki farkı, bu farkı yaratanların mücadelesi görülmeden, sırf popüler olma, kendini kabul ettirme adına, bu halkın acılarına el atmak, her şeyden önce sanatsal, ahlaki, toplumsal anlamda hangi kaygılarla hareket edildiği noktasında bir sorgulamayı gerektirir. Evet, Kürt halkı çok acı çeken bir halk ve halen de bu acıları bitmiş değildir. Ancak sanat, bir halkın acılarını, güce dönüştürebildiği oranda anlamlıdır. Başka türlüsü, acıları sadece seyirlik hale getirmek olacaktır. Bunu yaparkende ‘Gerçeği yansıtıyoruz’ denilmemelidir. Çünkü, Kürdün yaşadığı gerçek, acılarla sınırlı değildir. Bu yüzden halkın acılarını işliyorum adına, onları sömüren bir duruma düşmemek için, ahlaki ve vicdani bir sorumluluk gerekilidir.  

Yine, bu dünyanın tanımladığı ve tanıdığı Kürt, diasporada yaşayan, yurtsuzluğa mahkûm, parçalanmış ülkesinin sınırlarında yok olan bir Kürt’tür.  Kürtler üzerindeki bu acımasız dayatmada, Kürt Sineması da kendisini ‘sürgün ve diaspora sineması’ olarak adlandırarak, alternatifini yaratmada adım atamamıştır. Oysa Kürt sinemasının bu şekilde tanımlanması şu anlama geliyor; “Kürt’ün yurdu yok. Dolayısıyla üzerinde sinema yapacağı özgür toprağı olmadığı için de, özgür bir hikayesi de yok. Bu yüzden Kürdistan’da sinema yapılamaz.” Bu gün sürgünde yapılan Kürt sineması -Kürt hikayesini konu edinse de- ne kadar gerçeği tüm çıplaklığı ile işleyebilir? Sürgün ve diasporanın kendisi, gerçeği yok saymanın bir sonucu değil midir? Tabii bunu söylerken, ‘sürgün ve diasporayı’ Kürtlerde salt mekansal bir anlamla da ele almadığımın altını çizmek gerekir. Çünkü sürgün, her şeyden önce ruhta, düşüncede bir mülteci olma, öteki olarak kalma halidir. Bunu aşmak ise, yeni Kürt’e dokunmakla, onun hikayesini işlemekle gerçekleşebilir. Mekanı önemsiz kılan da, dirilen ve direnen yeni Kürt gerçeğidir. Buna rağmen Kürt Sinemasını ‘Sürgün ve diaspora sineması’ olarak tanımlamak, gerçeği yansıtmakta oldukça uzaktır. Bugün Kürdistan’da yapılan sinema, bu gerçeği kırma yerine, çaresiz ve çözümsüz Kürt’ü anlatarak, emperyalist sistemin Kürte biçtiği gerçeği, daha fazla pekiştirmekten öteye gidemiyor. Kürt Sinemasının yaşadığı bu her iki durumda, mevcut dünya gerçeğinin Kürtlere biçtiği kaderin dışına çıkamamanın göstergesidir. Sistemin, Kürt halkı üzerindeki bu dayatmasına, Kürt sanatçısının da yapıtlarıyla tabii olması/öykünmesi de, vahim bir durum olmasının yanı sıra; bir an önce sorgulanıp, özüne dönüşmesi açısından aciliyet arz etmektedir.  

Kentlerin içinde yaşamanın ve sistemin her yanıyla bireyi çevrelemiş olmasının, hata yapmak için bir gerekçe olamayacağını da bilmek gerekir. Çünkü, beni bu konuda düşünceye iten ve yazdıran Sibel, diasporada yaşayan bir Kürt kadını. Ve o da, tam da reddettiğimiz şeye tüm inancıyla katılıyor. Bunun sorgulamasını, neler yapabileceğini düşünüyor, tartışıyor, araştırıyor. İşte bu gerçeği görebilmek, etrafımıza çizilen sınırları aşmanın ilk adımıdır. Eğer hala göremiyorsak, ‘ruhta mülteci, düşüncede sürgün durumundan kurtulamamışız’ demektir. Ki Kürt sineması için umut, bunu görebilen genç yönetmenlerin var olmasındadır. Umut, henüz giriş yaparken, bunun sorgulamasını yaşayan, vicdani sorumluluğunu duyan bir ahlaki yaklaşımı taşımaktadır.

Kuşkusuz Kürt Sineması, henüz bir gelişim aşamasında. Bu aşamada Sibel gibi düşünenler, ilk adımını büyük bir cesaret ve duyarlılıkla atabilmeli ve Kürt sinemasına layıkıyla girebilmelidirler.

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse