Kurdistan’ın gök kuşağı; DOMLAR

0
111

“Kadim ve Mazlum dilimin, inatçı kahkahasına…
Ji bo Devlikenê Kejê”

-Gidelim mi Can?
-Gidelim!
-Nereye diye sormayacak mısın?
-Vardır bir bildiğin….
-Peki! Hem yolda sana masal anlatacağım….
-Bak o zaman uçarak gelirim! Kaçta? Nereye?
-Sabah yedide…Nusaybin otobüslerinin kalktığı yerde
-Tamamdır!

Can benim canım. En çok bana duyduğu sınırsız güveni seviyorum. Normal yaşamında sesiz, sakin, kimseyle işi olmayan kendi halinde bir çocuktur. Kendisine yaşamak için seçtiği kent bile benim gibi bir insanı verem eder! Dünyada grinin alabildiğine yoğun olduğunu düşündüğüm tek şehir Ankara’da yaşar. İlginçtir Ankara öyle tuhaf bir şehirdir ki insanları bile elbiselerinde sadece siyah, lacivert, gri kullanır! Ve ben zorunlu olmadıkça asla o kente yolumu düşürmem. Ola ki düşmüşse iki tane kıllı el boynuma sarılıp sıkıyormuş gibi nefessiz hissederim. En kısa zamanda o kenti terk etmek için elimden geleni yaparım. Ama Can öyle sesiz, öyle kendi halinde ve öyle uyumludur ki Ankara denilen azap kentte bile sesi çıkmadan yaşar. Üstü başı tertemiz, yediği yemekleri seçen, gebe kadınlar gibi her kokuya duyarlı, durmadan ellerini yıkayan ruhu da kendisi de gerektiğin fazla temiz bir çocuk işte! Ve ben bu çocuğun en yakın arkadaşıyım. Eli yüreğinde onu gezdiren, her an olay çıkarmaya hazır, çoğu zaman hayatla can hıraş kavga halinde, Çalışmak için severek seçtiği kendi coğrafyası yüzünden kaosun göbeğinde, kirli, pasaklı, sinirli, deli bir kadın işte! Bu projede Can bana asistanlık yapacak. Özellikle istedim bunu çünkü geçenlerde geçirdiği kalp krizi yüzünden biri bacağında olmak üzere tam dört tane stendi var. Benimle gelecek ve kalbini patlatan, damarlarını daraltan her şeyi buraya, doğduğu topraklara savuracak! Ya ölecek ya da bir daha asla kalp sorunu yaşamayacak!

Sabah ben daha erkenciyim. Otobüsün önünde bekliyorum. Geceden uyumadığımdan ve sabah duş almaya fırsat bulamadığımdan benim güne yansımış görüntümle bir delinin görüntüsü aynı! Sırt çantamı Özlem Diyarbakır Seyahat’in muavinine verip, bir sigara yakıp bekliyorum. Can her zamanki ağırlığıyla beni telefonda avaz avaz bağırttıktan sonra olanca sakinliğiyle çıkıp geliyor. Ve bir sürü dırdırımı duymazlıktan gelerek sakin sakin koltuğuna yerleşiyor. Muavin daha şimdiden bize gülmeye başladı bile. Şoför Can’a dikiz aynasından ”Allah sabır versin abe!”bakışı fırlatıyor. Yavaş yavaş Diyarbakır’ı terk ediyoruz. Can’da uyumamış. Erken kalkamayacağını bildiği için olsa gerek. Çünkü ben onun öğlen birlere kadar yattığını bilirim.

Mardin’e yaklaştığımızda heyecanlanıyor. Bu düş kent, her gördüğümde aklımı başımdan alan kent aynı zamanda Can’ın memleketi. Fotoğraf makinesini çıkarıp etrafı çekmeye başlıyor. Şehir içinden geçen otobüs, Mardin çıkışında kısa bir mola verdiğinde ”benim böyle bir memleketim olsa, çok kibirli olurdum Can! Burnum havalarda gezerdim. Nasıl bir büyüdür bu kent? Burası şehir midir masal mı? diyorum, birlikte hayran hayran Mardin’in görüntüsünü aşağıdan yukarı izlerken. Otobüs Baz ve Kevok diyarı harcı büyü ve şiirden karılmış Mardin’i ardımızda bırakıp ipek yolundan Nusaybin istikametine giderken, yan tarafımızda uzayan sınırın tel örgülerine ve aptal nöbetçi kulelerine bakıp gülüyoruz bir kez daha sınır denen şeyin komik görüntüsüne…Bazen bir tarlayı, bazen bir kenti, bazen bir nehri sözde tel örgülerle ikiye bölüp, başından orada neden olduğunu bilmediğinden tek aklına gelen şansına küfür etmek olan gariban gencecik kurşun askerler dikmişler. Sınırların en komik hali onlara paralel yürüdüğünüz anlardır. İşte tam o anlarda insanların aslında göründükleri kadar zeki olmadıklarını ve hayatlarını daraltmak için ellerinden geleni yaptıklarını anlıyorsunuz. Ve içinizden tek şey geçiyor o tel örgülere baktığınızda ”Sınırları ahmaklar çizer! Zavallı kurbanları başına bekçi yapar! Şapşallarda bunu onaylar!” Can’a ” bir gün pasaportsuz geçelim seninle buradan. Benim tanıdığım kaçakçılar var. Çok eğleniriz.’diyorum. Tam bu sırada gökyüzünde o beliriyor! Yeryüzündeki tüm sınırlara mağrur ve onları aşağılayan bakışlar fırlatan, sınırı sınırsızlık olan Baz! Heyecanla Can’a gösteriyorum! Can gülümsüyor. Baz süzülüyor yine. Onun uçmak için kanada, hız kazanmak için rüzgarı ardına almaya ihtiyacı yok! O kanat çırpmadan uçan, rüzgara burnunun dikiyle karşı duran asi, güzelliği ölçüsünde küstah ve yalnız Baz! Benim sevgilim! Koruyucum! Her şeyim! O geldiyse sorun yok artık!’ ‘Hey!Sana kuş diyen ahmaktır!Eğer sen kuşsan diğerleri nedir? Kanatlı ve kanatsız tüm yaradılanların Şah’ı! Sevgilim Baz!”

“Bana masal anlatacaktın Kejê,söz vermiştin” diyor Can,yanıbaşımızda uzayan yemyeşil tarlaları olanca hüznüyle seyrederken….

”Peki” diyorum. Hüznüne ve gözlerinin altında oluşan mor halkalara bakıp gülümseyerek! Ben Canım Can’ı seviyorum! O bende hiç olmayan ve asla olmayacak bir şeye sahip; tevazu ile yoğrulmuş bir sabırdan gelen ruhsal denge ve iç huzur! Yanlış anlamayın öykünmüyorum bende sakil duracağına eminim. Bu Can’a yakışıyor ve bu yüzden aman dokunmayın onda kalsın!

İpek yoluna sağlı sollu sıralanmış, kendi küçük öyküsü büyük köyleri Alâ Rengin’e dönmüş tarlaları ve sınırın karşısındaki köyleri seyrederek yamalı asfaltta bir yavaşlayıp, bir hızlanan içinde ana dilimizde klamların dalga dalga yayıldığı otobüste Can’ın hüznüne eğilip fısıldayarak anlatıyorum masalımı…

Ne varmış ne yokmuş…Hiç olmamış ve hiç oldurmamış,kayıp bir zaman içinde kimsenin ne az ne uz gittiği, dereler ve tepelerin yerinde durduğu, arpanın boyunun size yıllardır anlatılanın aksine çook çook uzun olduğu, dünün ve bu günün zamanının hep aynı olduğu bir zamanın dışında, cinlere hükmeden bir peygamber varmış. Adı Süleyman. Süleyman kuşların, denizlerin, çiçeklerin ve cümle tabiatın dilini bilir ve onlarla konuşurmuş. Tabiatta görünen ve görünmeyen her şeye hükmedermiş. Bütün hükümdarlar gibi, gücünün sınırlarını denemek ona öz güven kazandırır omuzlarını ve erkekliğini dikleştirirmiş. Bu yüzden arasıra hükmettiği canlılardan olur olmaz şeyler ister, biz fanilere anlamsız, ancak güce tapanların anlamlandıracağı isteklerde bulunurmuş. Tabiat ve içindekiler Süleyman’ın bu isteklerinin dozunun kaçtığını çoğu zaman fark etse de, tayın edildiği yerin ürküntüsünden olsa gerek hiç ses etmezlermiş. Süleyman’ın dünyalar güzeli en az kendisi kadar kaprisli bir karısı varmış. Adı Belkıs. Kocasının gücünü sanki kendi gücüymüş gibi pervazsızca kullanan tüm kadınlar gibi Belkıs’da olur olmaz şeyler ister, Süleyman sadece dırdırı kesilsin diye çoğu zaman bunları yerine getirirmiş. Ama insan her yaşta aynı tahammülü aynı kişilere ve aynı olaylara gösteremediğinden olsa gerek, ya da Süleyman çok yaşlandığından ölüm sınırına doğru hızla geldiğini fark ettiğinden, belki biten her şeyin bitmeden önce son gücüyle muhteşem alevlenmesi yüzünden bir sabah cinlerin hepsini toplayıp huzura çağırmış. Demiş ki;

Ey benim bana mutlak itaatle görevlendirilmiş tebaam!Hükümdarlığımın altında yaşayan ve bana sonsuz biat ile hizmet eden Cinler! Bu güne kadar gösterdiğiniz üstün hizmetlerinizin toplamı kadar ihtimamlı olmanız gereken bir görev vereceğim size. Yeryüzünün dört köşe, yedi iklim her yanına dağılacaksınız. Gittiğiniz her yerin orda yaşayan en güzel kadınlarını toplayıp bana getireceksiniz. Seçimleriniz yaparken eğer tek bir hata yaparsanız, ola ki herhangi bir bölgeden getirdiğiniz bir kadından daha güzel bir kadın çıkarsa o bölgede çıranızı yakarım! Görülmemiş güzellikte kadınlar getireceksiniz buraya! Yüzlerine bakanın kanı donacak kadınlar! Bir bakışta yedi düveli ateşe verecek kadınlar! Damarlarımdan çekilen kanımı ve bitmek üzere olan erkeklik kudretimi yeniden alevlendirecek ateşli kadınlar! Hadi durmayın tez gidin! Yolda gelirken yüzlerine bile bakmayacaksınız! Tek kelime konuşmayacaksınız! Bilmelisiniz ki onlar benim mahremim olacak!”

Cinler divandan saygıyla öne eğilerek ayrılırken, hepsinin aklında aynı düşünce vardı ”insan bir kere köle olmaya görsün, efendisinin isteklerinin sınırları gittikçe genişler. Bir bu kalmıştı! Şimdi gel de Süleyman’ın erkekliğini canlandıracak oyuncaklar temin et. Hayır bununla bitse çok iyi! Ölüm yaklaştıkça ne çok sınırsızlaşıyor şu adem oğulları! Bunun için mi acaba ölümsüzlük onlara bahşedilmedi?”

Dağıldılar yeryüzüne. Kentlere, köylere, ormanlara, tarlalara, dağ başlarına, hamamlara, mağaralara, eşiklere, kerpiç evlerin ardiyelerine, bahçelerdeki tuvaletlere, nehirlere, gün doğumunda sesiz sokaklara, gün batımının kızıllığında tarlalara… Çeşit çeşit karakterlere, çeşit çeşit biçimlere girdiler.Bazen esmer ve yağız bir delikanlı, bazen zavallı çaresiz yardım isteyen bir ihtiyar, bazen kanatları rengarenk bir kelebek, bazen görülmemiş güzellikte bir beyaz at, bazen küçücük elini sevgiyle uzatan bir bebek…Yedi iklim dört kıta yeryüzünün en güzel ve nadide bulunan kızlarını kapıp gayba karıştırdılar.Şimdi dünyanın en güzel kızlarıyla beraber bilinmeyen ve zamanı olmadığı bir yolda Süleyman’a doğru gidiyorlar.Öyle bir kervan ki bu,kurbanları ağlamaktan kızarmış gözbebekleriyle başlarına geleceği çoktan kabul etmenin verdiği teslimiyetle hiç sorgusuz yürüyor.Öyle bir kervan ki bu;kervandaki herkes bir tek kişinin oyununun küçük oyuncakları.Öyle bir kervan ki bu, kaçıranlar kaçırılanlara bakmaya korkuyor, bir kez göz göze gelirlerse bir daha vazgeçmenin olanaksız olacağını bilmenin ağırlığıyla.

Yürüyorlar cinler önde, dünyanın en güzel kurbanları arkada. Yürüyorlar bizim asla tarif edemeyeceğimiz ve görmediğimiz bir yolun, asla algılayamayacağımız zamanında. Derken kervan duruyor…Bir dudağı yerde bir dudağı gökte kocaman bir dev kesiyor kervanın önünü ve uzun siyah saçları beline kadar dalga dalga uzanmış, sol kulağında bir halka küpe olan, hiçbir fanide olmayacak kadar güzel bir esmerliğe sahip kervancı başı öne çıkıyor. Dünya güzelleri korkudan birbirlerine sarılıp çığlık çığlığa bağrışırken, her cin kendi kurbanını bulup yatıştırmaya çalışıyor. Kervancı başı bir eli çenesinde düşünceli düşünceli devi dinliyor. Sonra onlara doğru yönelip cinleri bir işaretle topluyor. Kocaman bir halka oluşturuyorlar. Birbirlerine sarılıp korkuyla titreyen kızların gözleri yaş dolu bakışları önünde saatlerce toplantı yapıyorlar. Kervancı başı nice sonra bir karara varmanın rahatlığı içerisinde kalkıp eteklerini çırparak kızlara doğru yürüyor.Tam önlerinde durup sesleniyor”Ey fani dünyanın, fani insanlarında olmayacak kadar güzelliğe sahip kadınları. Bizler sizi Süleyman Hazretlerine cariye yapmak üzere seçip kaçıran cinleriz. Süleyman bizden yol boyunca sizinle bir tek kere bile göz göze gelmememizi ve tek kelime etmememizi istediği için ölüm sessizliğine bürünmüştük günlerdir. Sizi teslim edeceğimiz topraklara girmiş bulunuyorduk. Bulunduğumuz yerin adı Mezopotamya ovasıdır! Bu gün şafakta sizi Hazreti Süleyman’ın konağına teslim edecektik. Gelin görün ki şimdi gelen dev bize Süleyman’ın öldüğünü bildirdi. Dolayısıyla biz burada böylece sizlerle nereye gideceğimizi bilmeden baş başa kaldık. Gördüğünüz üzere toplantı yaptık ve bir karar vardık. Bağlı bulunduğumuz efendi öldüğüne göre bizde artık köleliğimizden azledildik. Sizi bir daha geri götürmemizin imkanı yok. Çünkü fani dünyanın sınırını geçtiniz.Bu sınırı geçenler bir daha o dünyaya geri dönemez! Dolayısıyla burada bizim dünyamızda kalıp kim kimi kaçırdıysa onunla evlenerek bize kadınlık yapıp bizim evlatlarımızı doğuracaksınız. Size bunu bilmeniz için anlatıyoruz sorgulamanız için değil! Başka şansınız yok. Kabul etmeyenleri şimdi bırakacağız ama rehbersiz bizim dünyamızda bir fani ancak kaybolmuş bir ruh olarak başı bozuk dolanır! Ne kendi dünyasını geçebilir, ne bizim dünyamıza ait olur. Sonsuza kadar arafta olmanın acısıyla yaşar.Kendi dünyasına görünür ama geçemez! Sonsuza kadar bu dünyanın ve fani dünyanın sürgünü olarak dolaşır. Şimdi evlenmek isteyenler bir adım öne çıksın!

Kızların arasındaki uğultu dindiğinde biri hariç hepsi bir adım öndeydi. O gürültüde kendisini kaçıran cin hariç kimse bunun farkına varmadı… Yerinden kımıldamayan kız kalabalıktan faydalanıp son bir kez kendisini arayan esmer ve kara gözlü cine uzaktan el sallayarak gecenin karanlığına karışıp gitti!

Ertesi gün büyük bir düğün alayı kurdu cinler ve dünyanın en güzel kadınlarıyla gerdeğe girdi. Peygamberini kaybetmenin telaşından cinleri unutan Tanrı olanların farkına vardığında iş işten çoktan geçmişti. Dünya güzeli kadınların rahimleri yarı insan yarı cin bebelerin yuvasıydı artık! Tanrı gürleyerek geldi yanlarına ve dedi ki;
”Siz ki kimseye sormadan kendi başınıza karar alıp hiç birleşmemesi gereken iki soyun tohumlarını birbirinize kattınız! Sizden alacağım intikama bin soyunuz şaşıracak ! Zulmüm üzerinizden hiç eksik olmayacak! Size kulağım sağır gözüm kör olacak! Kıyamete kadar bütün zulümleri başınıza vereceğim! Asla sizi duymayacağım, asla sizi görmeyeceğim. Başınıza sardığım belalardan,zulümlerden yerin yedi kat dibindekiler ve üstündekiler tövbeye gelecek!Ama sizin tövbenizi kabul etmeyeceğim!Şimdi yıkılın karşımdan.Bu coğrafya meskeniniz olsun!Dilinizden kimse anlamasın!Üzerinde yaşadığınız toprakların kölesi olsun bin soyunuz!Vatanınız olmasın.Yer tutmayın.Huzurunuz hiç olmasın!Bin soyunuz burada üreyip asla mutluluğu görmesin!Yaptığınız işin özü gibi ne tam insan ne de tam cin olun!Her işiniz ve her isteğiniz yarım kalsın”

Gitti Tanrı… Aldırmadı cinler. Aldırmadı dünya güzeli kadınlar. Ürediler…Çoğaldılar ve bu gördüğün coğrafyayı mesken tutular.Tanrı’nın bedduası ve tehdidi gerçekleşti.Kendi vatanlarının sürgünü oldular.Başlarına ateş yağdı.Bin torunları tövbe etti ama Tanrı onları duymadı,görmedi!Dillerinden feryatlarından kimse anlamadı.Yeryüzünde görülmemiş bir zulümle sınandılar ve hala sınanıyorlar!Bu masalda burada bitti!

-Kız ne oldu? Dedi Can, mahzun ve ağlamaklı bir sesle…
-Hangi kız dedim?
-Hani o cinlerle evlenmeyi kabul etmeyip kaçan kız…

Bak Nusaybin’e geldik. Hadi inelim. Ferit bizi bekliyordur.

İndiğimizde Ferit yoktu. Bahar olmasına rağmen tepede sapsarı ışığını ve ateşini anayurdundan sakınmayan güneş her zamanki gibi her yeri gereğinden fazla aydınlatmış, girilmedik delik bırakmayarak hayatın temposunu alabildiğine yavaşlatmıştı. İlk bulduğum dükkânın önüne çöktüm. Sigara yaktım ve Ferit’i aradım. Ferit benim güzel kara çocuğum, kuşbaz kardeşim, beş dakika sonra yanımızda olacağını söyledi. Dükkan sahipleri ilk şaşkınlılarını attıktan hemen sonra sadece o bölgeye ait muhteşem misafirperverlikleriyle iki bardak kaçak çay kapıp geldiler. Biz çaylarımızın ilk yudumunu alırken Kuşbaz kardeşim ince uzun boyu, kocaman kara gözleri, kapkara uzun kirpikleriyle koşarak gelip boynuma sarıldı! Dar sokaklardan ilerleyip, geniş ve yeşil bir avludan evlerinin merdivenlerine tırmandığımızda odanın ortasında bizi bekleyen mükellef kahvaltı benle Can’ı hayatın nimetlerine şükrettirmeye yetti.

Ferit’in tüm Kürd anneleri gibi muhteşem bir annesi var. Dünya tatlısı iki ablası.Büyük alabildiğine sakin.Küçük anladığım kadarıyla benim kumaştan!Kahvaltı eşliğinde dünya güzeli bir sohbetten sonra Yaşar’ı aradım.Yaşar benim oradaki kara çocuklarımdan.Hem meslektaşım.Hem ruhdaşım!
-Geldin mi Kejê?
-Geldim gökkuşağı Hazır mısın? Araba temin edebildin mi?
-Her şey hazır. Seni bekliyorum.
-Harika! 15 dakika sonra ordayım.

Can’a baktım iyi görünüyor. Yorgunluğundan eser kalmamış. Kahvaltı, Nusaybin ve sohbet iyi gelmiş görünüyor. Anne duş almamızı söylüyor ama zaman yok. Varsa bile yok! Çünkü bu tam iki yıldır beklettiğim bir proje. Anca fırsat bulabildiğim ve çok önemsediğim bir proje. Bir an önce çalışmaya başlamalıyım! Anne’yi öpüp, akşam yemeğinde sözleşip hızla çıkıyoruz evden. Dükkana doğru ilerlerken Ferit dayanamayıp soruyor;
-Hayırdır abla? Ne işin var burada.
-Ferit canım ben aslında iki yıl önce beyaz su da tanıştığım bir arkadaşımı ve o arkadaşımın tanıdığını düşündüğüm adını bilmediğim bir çocuğu arıyorum.
-Arkadaşının adı ne abla? Kimlerdendir.
-Adı Pehlivan.50-60 yaşlarında bir adam. Ama çok mert bir adamdı ha Ferit. Ben onu hiç unutmadım.
-Ne iş yapıyor?
-Beyaz Su’da rıbab çalıyordu.
-Weh! Abla onlar mıtrıptır!
-He! Diyorum gülerek! Mahallelerini bulursak Pehlivan’ı tanırlar belki.
-Ondan kolayı ne abla? Zaten onların hepsi ha bu aşağıda girişteki mahallede. Hiç Yaşar’ı rahatsız etmeseydin beraber yürüyerek giderdik. Dolmuş gitmez oraya gerçi biraz uzaktır ama.
-Yaşar’da gelsin hep beraber gidelim.

Can’a bakıyorum, şaşkın görünüyor.
-Mıtrıplara gideceğimizi söyleseydin ben sana bir sürü bulurdum.

Gülüyorum.

-Bir sürü değil bir tanesini arıyorum.Dokuz on yaşlarında bir çocuk…Çok özel bir çocuk ama. Ben ve Dilankê’nin beyaz su gezisinde görmüştüm ben onu.Orada rıbab çalıyordu. Rıbabı biliyorsundur, bir çeşit kemençe. Ve muhteşem çalıyordu. Çok değişik bir tip. Yarı Tanrı’ya benziyordu. Sevmek için yaklaştım vahşi hayvanlar gibi hırladı. Geri çekilmek zorunda kaldım! Tüm yarı tanrılar gibi vahşi anlayacağın. O gün Pehlivan diye bir adamla tanıştım.O da rıbab çalıyordu.Eğer Pehlivan’ı bulursam o bana o çocuğu bulur …
-Biraz karışık görünüyor!
-Sana öyle geliyor. İpin ucunu yakalayalım yeter! Şimdi beni iyi dinle. Bunlarda bizim gibi sana anlattığım masalın kahramanlarından üremiş soy. Dolayısıyla yeterince itilip aşağılanmışlar. Kimse evlerinde yemek yemez. Mümkün oldukça yaklaşmazlar. Duydun işte şehir dışında bir mahalledeymişler. Bu yüzden senden bir ricam var. Evlerine gittiğimizde lütfen şu gebe kadın sendromu mide bulantından ve gereksiz titizliğinden vazgeç! İkram ettikleri her şeyi ye, iç! Yoksa çok ayıp olur!

Can bayağı düşünceli görünüyor. Ben de kıkır kıkır gülüyorum. Birazdan Yaşar’ın temin ettiği arabada onların mahallesine doğru yol alıyoruz. Geldiğimiz yolu geri dönüyoruz. İlçenin çıkışında Mardin istikametine giderken ipek yolunun üzerinde sağda tozun dumana karıştığı varoş mahallelerinden birine giriyoruz. Sokağın başında benim isteğimle arabadan iniyoruz. Yürüyerek dar ve toprak sokağa giriyoruz. Çoğu tek katlı betonarme yapıların olduğu sakinlerinin hepsinin kapının önünde olduğu bir mahalle. Ergenler meraklı ve tedirgin gözlerle bizi karşılıyoruz. Birinin yanına yaklaşıp Pehlivan’ı aradığımı söylüyorum. Bana Türkçe anlamadığını söylüyor genç. Canıma minnet. Seviniyorum. Nusaybin’de bu tavır iyi ki var. Eğer Mardin’in ilçeleri olmasa Kürd dili şu an tamamen yok olurdu diye bir iddiam var benim. O yüzden çocuktan özür dileyerek Kürdçe yeniden soruyorum.
-Ne yapacaksın Pehlivan’ı diyor?
-Ben aslında birini arıyorum diyorum. Dokuz-on yaşlarında uzun saçlı bir çocuk. Rıbab çalıyordu Beyaz Su’da. Boynunda kırmızı boncuktan bir kolye vardı. İncecik bir çocuk. Pehlivan benim arkadaşım. O yerini bulabilir diye düşündüm.
-Ne yapacaksın diyor o çocuğu?
-Görmek istiyorum Buraya o çocuk için geldim. Bir kez daha görmek istiyorum! Lütfen tanıyorsan yardım et.

Hepimizi bilmiş bir şüpheyle süzüyor. Ama sanırım konuşmamla ikna ettim. Yüzü biraz yumuşadı.
-Ben Pehlivan’ın oğluyum diyor. Babam burada yok. Nerede olduğunu da bilmiyorum.
-Ben de gelene kadar beklerim! Benim o çocuğu bulmam lazım. Babanım telefonu yok mu arayıp haber verelim.
-Babam telefon taşımaz! diyor. Hala sert. Bu arada mahallenin tüm ergen gençleri başımızda. Kapı önü sakinleri de kümelenmiş fısıltıyla bizi izliyor.
-Lütfen bana yardımcı ol. Bak baban benim geldiğimi senin de bana yardım etmediğini duyarsa çok kızar! Pehlivan beni çok sever ona göre .Yüzü yumuşuyor. Kafası karıştı.
-Aradığın çocuk benim kardeşim Levend olabilir. Evimiz şuradaki avlu.Eliyle hemen on adım önünde durduğumuz derme çatma kapılı evi gösteriyor.

Yok canım bu kadar da şanslı olamam! Biraz daha uğraşmalıydım. Öyle motive etmişim ki kendimi aramaya evdeki çocuğun aradığım çocuk olmadığına eminim.

Hızla arkamı dönüyorum… Derme çatma kapıyı itip, her köşesi hınca hınç kalabalık birbirinden bağımsız eşyalarla dolu bir avluya dalıyorum!

Avlunun tam ortasında arkası dönük!

İşte o!

İnanamıyorum. Kalbim kulaklarımda atıyor. Avuçlarımın içi ve sırtım terliyor. Gözlerimi kendisine kilitlemişim. Abisi ardımdan avluya dalıp ”Levo!”diye bağırıyor… Ve yüzünü dönüyor.

Tanrım! Çocuk sen insan olmazsın! Bambaşka bişeysin!

Şimdi karşı karşıya durmuşuz.Aramızda dört-beş metre var.Can,Yaşar,Ferit ve Abisi arkamda.Bana bakıyor.Ben de ona!Ne o hareket ediyor ne ben…İki sene önceki kadar vahşi olmasa da yarı vahşi bakıyor.Anlam vermediği her halinden belli olmasına rağmen hiçbir mimiğinde şaşkınlık yok!Gayet sakin…

Bunu fırsat bilip birkaç adım atıyorum. Elimi uzatıyorum bir adım geriliyor.

“Yavaşla Kejê!Yoksa kaçacak!” Sezgilerim beni asla yanıltmaz olağanüstü bir varlıkla karşı karşıyayım. Bunu onu ilk gördüğümde anlamıştım. Ve bu karşılaşmaya iki sene hazırlanmama rağmen beklide çok ani ve kolay olmasından dolayı ben de heyecanıma yenik düştüm. Yavaşlamazsam bir kez daha kaçıracağım ve buna ne tahammülüm ne de niyetim var! Abisini yanıma çağırıyorum.

“Onunla konuş” diyorum.

“De ki ona bu kadın seni iki yıl önce beyaz suda görmüş ve sadece senin için çok uzun yollardan gelmiş” .Ona zarar vermeyeceğim. Sarılacağım ve öpeceğim. Sonrada biraz sohbet edeceğiz.

Abesi konuşuyor. Aynı küstah bakış ve mağrurlukla gözlerini hepimizin üzerinde tek tek gezdiriyor. Saçından bir tutamı alıp ağzına koyuyor ve abisini dinliyor.

Tanrım! Bu çocuk Baz gibi bakıyor! Aranızda Baz’ın bakışlarını gören var mı? Ben size anlatamam ki? Kalemim yetmez! Kim olursanız olun, ister şah, ister sultan Baz size hep aynı bakar! Öyle umursamaz öyle yukarıdan ve öyle küstah bakar ki, küçücük hissedersiniz kendinizi…

Ben yaralı Baz gördüm.Yaralıyken bile aynı bakıyordu!Bu çocuk Baz soyu!

Bakışlarını ondan almış.Abisi çekilirken bana hiç Türkçe bilmediğini ve Onunla Kürdçe konuşmam gerektiğini söylüyor.Başımla onaylıyorum ve kendisine doğru ilerliyorum. Önce yüzüne dokunuyorum. Sonra eğilip saçlarını öpüyorum sonra hızla başını göğsüme bastırıyorum.Kalbim öyle hızlı atıyor ki.Ey aşk nasıl bişeysin? Skalan nasıl geniş senin…Bir kuşa, bir çiçeğe, bir gence, bir ihtiyara, bir çocuğa ayrıd etmeksizin aynı heyecanı nasıl hissettirebiliyorsun? Bu nasıl bir delilik…Nasıl bir kimya bozukluğudur? Hallerin en tuhaf hali! Hallerin en güzel hali! Ya Rab! Bu duyguyu yüreğimden aldığın gün, emanetini al! Beni bir gün bile aşksız yaşatman bana en büyük zulümdür!

Can’ın seslenmesiyle kendime geliyorum. Kejê çocuğu boğacaksın. Gel içeri geçelim! Duymuyor musun sabahtan beri bizi içeri davet ediyorlar.

Kulaklarım mı duyuyor benim Canım Caann? Bütün algılarım bu baz yavrusuna kilitlenmiş.Elini tutuyorum, kaçırmaya çalışıyor, bileğinden yakalıyorum. Artık benimsin evlat! Seni hiç kimseye bırakmam! Tılsımı tamamlamaya geldim!

Hınca hınç eşyalar, odun ateşinin üzerine oturtulmuş kapkara bir kazanda kaynayan beyaz süt, kümes, keçi, odun ve birbirinden bağımsız anlamsız ve hıca hınç eşyalarla dolu bir avludan, loş, serin, yine aynı anlamsız eşyalarla dolu, duvarları nemden dalga dalga boya dökmüş,beyaz kirecin arkasından gri sıvanın pervazsızca fukaralığa başını uzattığı,pencerelere cam yerine naylon muşamba geçirilmiş bir odaya giriyoruz.Yer minderleri bırakıyorlar.Odanın ortasında uzun uzun yan yana bırakılmış keklik kafesleri.İçerisi dolu çocuk.Bir kaç yetişkin kadın var.Levend’in eli elimde! Oturuyoruz minderlere. Karşıda perdeden yapılmış bir kapıdan diğer nodaya geçiliyor. Bir de odanın içine çimentodan yapılmış bir basamaktan bir başka arka odaya. Perdeden uzanıp geri kaçan kafaların ardından gördüğüm o odanın eda aynı şeklide eşyalarla dolu olduğu.Levend’in abisinin yaşıtları geliyor içeriye ve karşıma oturuyorlar.

Çaylar da geliyor.Can’a bakıyorum yüzüme bakıyor.”Sakın! ” der gibi baktığımdan, korkuyla bardağa uzanıp çaydan bir yudum alıyor.Yüzü kırmızı ile mor arasında gidip geliyor.Levend’in başını sol göğsüme bastırmışım saçlarını öpüyorum.

Saçları yıkanmamaktan aynı odun gibi olmuş.Parmaklarınızı içinden geçirmeniz mümkün değil.Kokluyorum. Derin derin içime çekiyorum kokusunu.Tozlu dağ kekiği kokusu! Elleri yıpranmış, bilekleri ince ve kapkara. Alıştı bana ve dokunmalarıma sesini çıkarmıyor.Kulağına eğilip bişeyler anlatıyorum.

“Benim oğlum olur musun” diyorum?
“Hayır” diyor.
“Sevgilim olur musun?” diyorum;
“hayır” diyor.
“Benimle gelir misin?” diyorum;
Hep aynı cevap “Na!”.

“Şimdi sen yanımdan kalkma gerisini sonra düşünürüz.Benim senin arkadaşlarınla biraz konuşmam lazım.Gazeteciyim ben Levend.Buraya senin ait olduğun toplumu tanımaya geldim.” Büyük adam gibi hiç sesini çıkarmıyor.

-Gençler aranızda Türkçe bilen var mı?

Bir kişiyi gösteriyorlar.O da az biliyormuş.Ne güzel.O zaman bizde anadilimizde yaparız çalışmayı.Başlıyoruz konuşmaya….
-Gel bakalım! Senin adın ne?
-Ömer
-Kaç yaşındasın?
-13
-Okula gidiyor musun?
-Hayır!
-Neden gitmedin?
-Ne bileyim iki sene gittim. Türkçe konuşuyorlardı dillerini anlamıyordum sıkıldım! Ben de bıraktım!
-Peki okumayıp ne yapacaksın?
_Rıbab çalacağım düğünlerde, bizim işimiz bu!
-Size nasıl davranıyor burada ki insanlar?
-Nasıl yani?
-Yani sizin mahallenizdeki insanların dışında ki insanlar. Size nasıl davranıyor?
-İyi.
-Şikayetin yok mu yani?
-Yok! Herkes bize iyi davranır.
-Sevgilin var mı Ömer?
-Yok!
-Peki örneğin sizin aşiretten olmayan bir kıza aşık olursan, o kızı sana verirler mi?
-Bilmiyorum!
-Peki siz kızlarınızı başka aşiretlere verir misiniz?
-Hayır!
-Başlık var mı sizde Ömer?
-Var.
-Ne kadar?
-Dört milyar.Bir de altın.
-Kaç yaşında evleniyorsunuz siz?
-erkekler 14-15 kızlar da işte ne bileyim.13-15

Orda oturan ve zeki görünen çocuklardan biri müdahale ediyor.17 yaşın altında evlenen yok bizde diyor.

Ona yöneliyorum.

-Adın ne
-Zınar
-Okula gidiyor musun?
-Evet. Yibo/Gazi Yibo
-Yatılı mı?
-Yok.
-Dersler nasıl?
-Walla iyi değil!
-Niye?
-E okuldan kaçıp, düğünlere gidiyorum. Düğünlerde çalıyorum, iş güç, bi de ben okulu sevmiyorum. Mecbur diye gidiyorum.
-Levend okula gidiyor mu?
-Hayır!
-neden?
-Bilmiyorum babasına sorarsın.
-Şimdi gençler görünen o ki sizinle açık açık konuşmam lazım. Ben buraya sizin sosyal sorunlarınız için geldim. Kökeninizden dolayı, size yerli halk arasında her hangi bir aşağılama var mı? Size kötü davranıyorlar mı?
-(Hep bir ağızdan) Yoook!
-Okulda arkadaşlarınız size kötü davranıyorlar mı?
-(yine hep bir ağızdan) Yoook!..

Anlaşıldı bu gençler sıkı tembihli ben bunları konuşturamayacağım. Sorularımı büyüklere saklayayım…
-Düğünlere gittiğinizde ne kadar para alıyorsunuz?
-İstanbul’daysa iki milyar.Mersin’deyse bir milyar.Bu üç günlük ücretimiz.
-Benim düğünüme de gelir misiniz?
-Evet.
-Para vermem ama!
-Olsun!..
Hepsiyle tek tek konuşuyorum. Hiç birinin benim sorduğum sorulara cevap vermeye niyeti yok.Zorlamamaya karar veriyorum.Bari biraz eğlenelim.

-Hadi o zaman çıkarın rıbabları halay çekelim çocuklar. Sonra da beni kendi aşiretiniz en yaşlı kadınının yanına götürün olur mu?

-Rıbablar geliyor.Levend’ime veriyorum.Çocuklarla kol kola başlıyoruz halay çekmeye.Rıbab’ın sesi dalga dalga yayılıyor mahalleye.Muhteşem oynuyor bu çocuklar.Ahenkle ve müthiş estetik.Söyledikleri türküler ayrı bir yazı konusu olacak kadar eğlenceli.Ve hepsi erotik!

Can, Yaşar, Ferid hepimiz işi gücü bırakıp halay çekiyoruz. Şabaş’lar tilililer havada uçuşuyor.Levend diz çökmüş önümüzde bir birimize bakıyoruz.

Rıbab’ı eline aldığında ruh değiştiriyor.Çocuk değil adam olmuş şimdi.Başını öne arkaya,yana müziğin ahengiyle sallıyor.Bir ara arkaya kafasını ittiği an görüyorum gözleri kaymış!

Tanrım bu çocuk çalarken kendini kaybediyor.Rıbab elinde ete ve ruha bürünüyor.Vücudunun bir parçası haline dönüşüyor! Arasıra kafasını önüne eğip tekrar yukarı kaldırdığında gözlerini bana dikiyor. Ama beni görmediğine eminim.Tamamen uçmuş…Bir tür ”cizb”hali.Gözlerimi ondan alamıyorum.
Öyle kaç dakika halay çektik bilmiyorum ama bu çocukların yorulacağı yok. Günde iki paket sigara içen biri olmama rağmen yine de performansım onlardan aşağı kalmadığından bu halay bitmez. Biri bizi durdursun!

“Hadi bakalım şimdi beni aşiretinizin en yaşlısına götürün.Sizin bana bişey anlatacağınız yok bari o sohbet etsin bizimle.”

Gülüyorlar. Levend gelmiyor.Evden ayrılmayacağına ve beni bekleyeceğine söz veriyor. Çıkıyoruz.Mahalle sakinleri kapıların önünde, çok fazla çocuk var. Çocuklara çarpmadan yürümek mümkün değil.

 

“Kadim ve Mazlum dilimin, inatçı kahkahasına…”

Bir kaç ev ilerde duvarın dibinde yaşlı bir kadın oturuyor. Etrafında genç ve orta yaştan insanlar var. Çocuklar beni onun yanına götürüp durumu anlatıyorlar. Kınalı saçları, boynundaki boncukları, yüzündeki dövmeleri, parmağındaki yüzükleri, gözünün sürmesiyle ana tanrıça gibi bağdaş kurmuş duvar dibine, etrafı insan dolu. Eğilip öpüyorum. O da beni öpüyor. Kapı önünü yıkayan kadınlardan birinden buyurgan bir sesle çay istiyor.Adını öğreniyorum; Meryemê!
O benim ben onun adını çok seviyoruz. O bana kaçak ben ona filtreli sigara ikram ediyoruz.

Yeraltı tabiriyle tam bir fırlama Meryemê!

Ömrümde gördüğüm en piç kadın!

Ondan aşağı kalmadığım için birkaç dakikada espriler ve küfürlü konuşmalar havada uçuşuyor.Meryemê benim onların aşiretinden olduğuma kanaat getirip konuşmaya karar veriyor. Çaylar geliyor. Can’a bakıyorum yine kırmızıyla mor arası. Dönüp çayı getiren çocuklara diyorum ki ”Cano çaya bayılır!Sakın onu çaysız komayın!”Bu da Cano’nun titizliğinden aldığım intikam olarak aramızdaki tarihe yazılsın!

-Meryemê kaç yaşındasın?
-Bilmiyorum.
-Tahminen?
-Wella bilmiyorum Kejê..Yine vardır altmış..
-Kaç yaşında evlendin?
-12 yada 13 yaşındaydım.
-Kaç çocuğun var?
-Söylemem nazar edersiniz?

Etrafındaki kalabalık gülerek hepimiz onun torunuyuz diyor. Bu mahallede bir iki ev hariç herkes onun çocuğu ve torunu.Geçen hesapladık 74 tane torunu var. Torunların çocuklarını saymadık.

-Söylemeyin Kuro! Nazar ederler.
-Ne zaman geldin Meryemê bu mahalleye.
-Yeni sayılır.15-20 yıldır belki.
-Buraya gelmeden önce nerde yaşıyordunuz?
-Dağlarda, yaylalarda, su kenarlarında çadırlarımızın içinde.
-Peki kışın ne yapıyordunuz?
-Daha ılık bölgelere göç ediyorduk. Geziniyorduk.Hiç bir sorunumuz yoktu.Her şey buradan çok daha iyiydi.Bizi yaylalardan,su başlarından, doğadan koparıp buraya getirdiler. Ben hiç sevmiyorum buraları.
-Neden geldiniz o zaman Meryemê?
-Dünya kötü oldu Kejê… Yaylalarda dağlarda barınamaz olduk.
-Meryemê sen yiğit bir kadına benziyorsun. Torunlarına sordum bana cevap vermediler.Şimdi ben soracağım sen doğruyu söyle.Kavminizden dolayı sizi aşağılıyorlar mı?Size kötü davranıyorlar mı?
-Waaa Kejê sen çocuk musun? Tabi ki aşağılıyorlar.Niye sen bilmiyor musun?
-Biliyorum biliyorum. Bi kez de senin ağzından duyayım dedim.
-Anlatmam neyi değiştirecek? Sanki ne değişecek…(inanılmaz bir umarsızlıkla sigarasından derin bir nefes çekip gökyüzüne savuruyor.)
-En azından bu yazıyı okuyan bir kişinin bile fikri değişse benim için kardır. Sen niye bana böyle yapıyorsun…
-E tamam ha Kejê!Anlatayım!…Biz ”Dom”uz. Biz Çingene adını kabul etmiyoruz bir kere.Mıtrıpda değiliz.Biz ”Dom”uz.Dilimiz ”Domari”
-Siz normalde Domari’ca mı konuşuyorsunuz evde?
-Nerdeee…Unutulmaya yüz tuttu dilimiz.Eskiler biliyor.Yeni çocukların çoğu bilmez.
-Sen konuşabiliyor musun Domca Meryemê?
-Tabiki.Domca benim anadilim.
-Bir cümle söyler misin bana?
-Ne söyleyeyim?
-Seni seviyorum de hele…

Dikkatle birkaç defa dinledim. Ortadoğulu olduğu kesin bu dilin…Kürdçeye de benziyor biraz ama değişik bir tınısı var.

-En çok neden şikayetçisin Meryemê?
-Neden olacak… Bize kız verilmemesinden? Onlar bizim kızlara göz dikiyorlar ama.Sana bişey anlatayım Kejê.Biz eskiden çadırda yaşarken yayların birinde konaklamıştık.Çok güzel bir kızımız vardı.Güzelliği dillere destan..Kaçırmaya geldiler.Abeleri önlerine çıktı, abelerini öldürdüler.Sonra bunlarda yaralandı.Hem haksızdılar hem çocuklarımızı öldürdüler hem kızımızı kaçırmaya kalktılar hem de sadece yaralandıkları için bizi oradan görseydin ne büyük zulümle sürdüler.
-Kız noldu?
-Ne bileyim noldu?Geçmiş zaman hatırlamıyorum!Gözlerini uzaklara doğru dikip sigarsından bir yudum çekiyor.Kafasını kendi kendine sallayıp mırıltılarla bir garip türkü tutturuyor.Susuyoruz…Birkaç dakika bekliyorum.Meryemê belli ki yas tutuyor.Benim anladığım kadarıyla hem onları öldürüp hem de kızı almışlar…Hem de sürmüşler.

-Okula gitmiyor hiçbir torunun… Sevmiyorlar okulu.
-Ne olacak peki bu çocuklar?
-Ne işleri var okulda? Gidip rıbab öğrensinler. Düğünlere gitsinler. Gidip Türkçe öğrenip ne yapacaklar? Bak Kejê, benim çocuklarımın tek işi Rıbab çalmak. Başka iş bilmezler. Bak mesela bu oğlum.(30-35 yaşlarında esmer bir adamı gösteriyor)çocuklarım çok düğünlerden gelen para yetmiyor dedi gitti hamallık yapmaya…İki gün hamallık yaptı hastalandı.Bütün vücudu tutuldu.Türlü türlü ilaç hazırladım hiç biri fayda etmedi.Alıp götürdüm doktora.Dedi ki doktor.”damarlarının hepsi üst üste binmiş?”Niye?
-Bilmiyorum ki niye?
-Çünkü onlar ağır işe alışkın değiller. Bizim ata mesleğimizdir müzisyenlik. Biz başka iş bilmeyiz. Dedim ama oğluma dinletemedim.Sonra ameliyat oldu.Aylarca evde yattı.Ne dediğimi anladı ama iş işten geçti!Şimdi hala sakattır!

Adama bakıyorum çam yarması gibi sağlıklı bir adam. Annesi çok trajik bişeyden bahsediyor gibi melül melül bakıyor. Dokunsanız ağlayacak. Sadece iki gün beden işçiliği… E haklı insan neden hamallık yapsın ki? Yazık değil mi insana?

Bu arada ezan okunuyor. Meryemê gidip namaz kılacağını söylüyor. Gitmeden bizim aracılığımızla bir çağrısı var mı diye soruyorum.

-Biz diğer bölgelerde yaşayan domlara nazaran daha rahatız. Nusaybinliler bize iyi davranıyor.Yalnız benim tek ricam var hırsızlık arsızlık olduğunda bizim üstümüze atmasınlar! Biz yapmayız öyle şeyler. Bir de bize niye kızlarını vermiyorlar? Ne zamanki bizim oğlanlarımıza kızlarını verirler o zaman gerçekten aramızda fark olmadığını anlarız!

Mahalleye serinlik çöküyor… Akşamın o mazlumluğu mahalleyi kaplıyor. Biraz da Meryemê’nin oğullarıyla sohbet ediyoruz. Her konuda konuşuyoruz. Ortalama şikayetler aynı. Bilirsiniz işte bunlar ötekilerin ötekileri!

”Biz bu halkın ozanıyız” diyor Emin. Kimse korkudan ağzını açmadığı zamanlarda, biz sazımızla sözümüzle Kürdistan davasını dilden dile taşıdık! Tek geçim kaynağımız düğünler. Son zamanlarda düğünlerde yerli halkta çalmaya başladı. O yüzden bize rağbet azaldı. En çok buna üzülüyoruz çünkü kimse bizim gibi çalamaz rıbabı. Kimse bizim bildiğimiz türküleri bilemez. Biz daha yürümeden elimize rıbab verilir! Beşikten mezara kadar da düşürmeyiz elimizden. Şimdi işimize el koydular. Ucuza çaldıkları için de onları tercih ediyorlar.”

-Şu rıbabı tanıtır mısınız bana biraz?
-Gövdesi ceviz ağacındandır Kejê. Sapı kaysı ağacından. Derisi balık derisidir. Telleri at kılı. Yay’ı Ayva ağacındandır…
-Siz mi yapıyorsunuz bu çalgıyı?
-Bazen ustalarımız yapıyor. Ama eskisi kadar mahir usta yok artık. Bazen de dışarıdan alıyoruz.
-Fiyatı ne kadar?
-200-ile 1000 lira arasında değişiklik gösteriyor. Rıbabına göre yani…
-En çok beğendiğiniz müzisyen kim?

Hepsi beraber ağız birliği etmişçesine topluca cevap veriyor;

-Mıradê Kıne!

E o zaman alın ellerinize Rıbablarınızı bana Mıradê Kınê’den Sinemê’yi söyleyin. Kulakların çınlasın Halil Abe!Şimdi burada olmalıydın!
”Sînem keçika gundî ye
Kinik e efendî ye,
Serê memikê wê xweş e
Binê wan deq deqî ye
Xweştire jî sêv û hirmya/Hawara Xwedê Sînem e!”

Akşamüstünün serinliğinde havaya dalga dalga rıbab sesi yayılıyor. Hepimiz ellerimizle tempo tutuyoruz.Gerçek olan tek şey hüzün bu kavime hiç mi hiç yakışmıyor! Sanki geçmişte ve bu gün sadece eğlenmek gülmek, şarkı söyleyip oynamak için yaratılmışlar. En çok onlarda güzel duruyor kahkaha! Dünya yansa umurlarında değil. Sanki ben bunların kavmindenim…Hatta sankisi fazla sanki.

Bir de güzeller anacım öyle böyle değil.Kadını erkeği güzel.Bedenleri sanki yıllardır spor yapıyormuş gibi kaslı.Dinç…Esmerler hem de parlak esmer.Kadınının erkeğinin gözleri simsiyah.Parlak.İçinden ateş fışkırıyor.Birde hesapsız kitapsızlar.Bu gün bulduklarını bu gün yiyorlar.Yarınla ilişkili hiçbir kaygıları yok!Yani olması gerektiği gibi.Her akıllı insanın yapması gerektiği gibi.Çalmaya ara verdiğimizde İzzettin müsaade istiyor.”Benim bebek hasta doktora götüreceğim” diyor. Kalkıp seleli bir motora biniyor. Yanındaki seleye de karısıyla çocuğunu oturtuyor.Arkasını da diğer çocuğunu, Can’a “bak” diyorum “dünyadaki tüm romanların ulusal arabası.”

Motor gürültüsüyle onlar bizden uzaklaşırken.Pehlivan’ın oğlu Ömer geliyor.

-Babam geldi Kejê abla seni evde bekliyor…

Levend!..Levendim nerde sahi…Telaşla kalkıp Pehlivan’ın evine doğru yöneliyorum.Kalp ritmim ve kimyam bir kez daha bozuluyor.Sahi Levendim orda..Pehlivan’ın fakirhanesine doğru ilerlerken Pehlivan dış kapıda karşılıyor bizi. Sanki iki sene değil de dün görüşmüşüz gibi üzerinde o gün giydiği elbiseler.Gülüşü ve altın dişi,üç günlük sakalı hala yüzünde.Pehlivan’ın bir gülüşü vardır, her baktığınızda gülümsemek zorunda kalırsınız. Bir gülüş bir yüzde bu kadar mı güzel durur! Sarılıyoruz birbirimize.

-Nasılsın Kejê Xan?
-İyiyim Pehlivan. Sen de iyi görünüyorsun…
-Arkadaşın nerde?
-Dilankê mi? İstanbul’da.Çalışıyor.Bir daha ki sefere getiririm.

“Kewêêê…” diye bağırıyor Pehlivan. Karısı avludaki ocağın başından ayrılıp bize doğru geliyor.Yemek hazırlamasını söylüyor.Pehlivan’ın karısı Levend’in gözlerini taşıyor.Ama bakışlarını değil,sadece gözlerini.”Kewê senin tüpün yok mu niye ateşte hazırlıyorsun yemeği?” diyorum…Mahsun mahzun yüzüme bakıp ”tüpte yapılan yemek ateşte yapılan kadar lezetli olmuyor”diyor.

Bayılıyorum size!Kaptalizim sizin umudunuza kalsa ekmek dilenir bizim başımıza da bunca bela olmazdı!

Ah güzel Kewê…Dünya durdukça yemeğini ateş üzerinde yap!Bize de öğret yeniden insan olmanın yolunu!Belki avluda kurulan yemek kazanının altındaki ateşten geçiyordur bu yol!

İçeri geçiyoruz. Saatlerdir avludaki hortumla önüne gelen her şeyi yıkayan ama bir türlü bitiremeyen ve düzene koymayan ve nedense kafasındaki kendisine üç numara küçük çocuk şapkasını bir türlü çıkaramayan evin iri kıyım kızı odayı da yıkamış.

Minderlerimize yerleşiyoruz.Keklikler şakıyor odanın ortasında.Burada her evde var keklik. Domlar bayılıyorlar kekliğe.Yakından seyredince iyice fark ediyorsunuz güzelliğini.Malzlum bir hayvan.Bir de bunlara hain derler.Oysa arkadaşları tuzağa gelmesin diye feryad ediyordur belki keklik? Hikayenin gerçeğini kim bilebilir? Yoksul duvarda asılı duran Hz.Ali’nin resminin altına bağdaş kuruyoruz. Çaylar geliyor, Can arada çıkıp kayboluyor. Muhtemelen kusup kusup geri dönüyor dışarıda ve her geldiğinde oradakilere çayını tazelemelerini söylüyorum. Bu gereksiz titizliğin üzerine gitmemiz lazım değil mi ama.

O arada Kewê geliyor. Süt içip içmeyeceğimiz soruyor.Ben laktoz intolaransı yüzünden yıllardır süt içemediğimden içemem,dokunuyor bana,ama Can çok sever diyorum.Koca bir bardakla sütü getiriyorlar Can’a erkekse içmesin!Gebertirim kendisini!Süzüle süzüle yeni gelin gibi alı al moru mor içiyor sütü Can.Bardağın boyutu ve Can’ın içişine bakılırsa bu süt iki günde biter.Levend’i yanıma oturtuyorum. Başını göğsüme yaslayıp, saçlarını öpüyorum.
-Pehlivan ben buraya Levend için geldim. Vermez misin bu çocuğu bana? Söz okula göndermeyeceğim.Düğünlerde çalmaya da devam etsin.Yıkamayacağım da nasıl istiyorsa öyle yaşasın!

Kahkalarla gülüyor Pehlivan…
-Waaa Kejê Xan.Nasıl vermem! Sen başımız üstüne gelmişsin.Ama Levend şimdi küçüktür.Götürürsen geri kaçar durmaz. Bir kaç sene bekle büyüsün. Geldiğinde hala bu kadar genç ve güzel görünürsen Levendi kendine koca alırsın! Yok yaşlanmış olursan alırsın oğlun olur evlendirmesi de senin boynuna! Şimdilik böyle idare et. Biz düğünlere geliyoruz Alanya’ya, Mersin’e Antalya’ya, İstanbul’a. Sana yakın olan yerlere geldiğimde söz Levend’i de getireceğim.

-Hiiii! Gerçekten mi Pehlivan? Bak getir söz yol parası bana ait!
-(Elini göğsüne koyuyor)Yo wella bana ait Kejê.Hiç öyle olur? Sen ki benim oğluma ve bize bu kadar değer veriyorsun, aşiretim sana kurbandır.

Bu Pehlivan’ın gülüşünden sonra en belirgin güzelliği mertliği! Mert adamı çok seviyorum. Sanırsam bu özelliğinden dolayı da mahallenin en fakirleri arasında Pehlivan! Yani fakirin de fakiri! Olsun adam mert olsun fakir olsun baba! Mertlik insana çok yakışıyor. İnsanın erkeğine hele iki kere yakışıyor!

Sakin sakin anlatıyorum çalışmamı. Bana yardım etmesi için röportaj teklif ediyorum.Birşey değiştirmeyeceğini bildiğini ama benim hatırım için konuşacağını söylüyor.Ve başlıyoruz;

-Kaç çocuğun var Pehlivan?
-12
-12çocukla bu evde mi yaşıyorsun? Hepsi yanında mı?
-Evet.
-Ne iş yapıyorsun?
-Düğünlerde rıbab çalarım. Ben ve oğullarım beraber çalarız.
-Bu ev sana mı ait Pehlivan?
-Yok Kejê kiradır.
-Peki zor olmuyor mu bu şartlarda bu kadar çocuk ev kira?
-Bizim düzenimizi bozmasaydılar zor olmuyordu Kejê..Bizim düzenimizi bozdular.Onların yüzünden gelip bu nemli pis evlere yerleştik. Suyu içilmez, pisliği bitmez. Biz burada öğrendik hasta olmak nedir. Kapattılar bizi bu evlere kemiklerimiz çürüyor bu betonun içinde.
-Kim kapattı Pehlivan? Daha önce nerdeydiniz ki?
-Ax Kejê Xan ah! Deşme yaramızı. Bizler böyle beton evlerde kalabalık mahallelerde yaşamayı bilmeyiz. Boğuluruz. Atalarımızdan dedelerimizden bu yana konar-göçeriz biz. Nerede güzel bir yayla, yeşillik, su başı var çadırımızı oraya kurarız. Dünyanın en lezzetli sularından içer, eti en güzel hayvanlarını avlarız. Bizi toplumlar ve onlara ait kurallar ilgilendirmez. Kimliğimiz yoktur, okul, askerlik, vergi, mal, mülk bunların hiç biri bizi ilgilendirmez. Çalarız, söyleriz, yaşar gideriz. Nasıl özlüyorum bir bilsen çadırımızı, dağlarımızı, yaylalarımızı…
-Neden geldiniz o zaman Pehlivan?
-Bilmiyor musun Kejê? Savaş çıktı.Önce direndik.İnanmadık.Ama öyle bir zaman geldi ki hayvanlarımızı otlatamaz olduk.Can güvenliğimiz kalmadı.Devlet bize oralarda zulüm etmeye başladı.Öldürüp atsa kimsenin haberi olmayacak.Ne kimlik ne birşey…Korktuk!Daha fazla direnemedik indik bizde.Sonrası malum.Bilirsin dünyanın her yerinde adımız Mıtrıptır…Çingene…Her yerde itelenir, ötelenir aşağılanırız. Bizim için en zor olan şeylerden biri bu önyargıya sahip toplumların içinde yaşamaktır. Yanlış anlamayın sadece burada değil dünyada böyledir bu iş. O yüzden biz kendi dünyamızda yaşarız. Şimdi can güvenliği sebebiyle sığındığımız bu yerde mutlu değiliz. Buraya gelmek sadece bizi mutsuz değil, fakir ve mazlumda düşürdü. Çoğu zaman gözümüzün içine baka baka bize hakaret edilir müdahale bile etmeyiz. Çünkü biz burada azınlığız. Umarım tez zamanda bu savaş biter bizlerde dağlarımıza yaylalarımıza geri döneriz. Ben şahsen bundan sonra böyle yaşayacağıma inanmak istemiyorum! Böyle ölmek de istemiyorum!(Yüzü mahzun bir çocuğun yüzüne bürünüyor)
-Dur bakalım Pehlivan ölüm için acelen ne? Toprak orda öylece bekliyor binlerce yıldır. Nasılsa hepimiz gideceğiz. Hem sen üzülme yakında biz bu işgalcileri Kurdistan’dan kovacağız.O zaman sen de rahat rahat dağına, çadırına gidersin.(Ah Özgür Kurdistan’ım benim! Ah Kurdistan’daki her eve her ocağa lazım olanım!”)
-Kimliğimiz yoktu askerlik yapmazdık okula gitmezdik dedin… Şimdi var mı?
-Erkekse olmasın! Sen o kimlik yüzünden başımıza gelenleri biliyor musun Kejê? Bak sana anlatayım. Şimdi dediğim gibi biz kimlik falan bilmezdik. Geldik buraya işte oturduk öyle, tabi zaten fukarayız, dağdan inmişiz, Domari ve Kürdçeden başka dil bilmeyiz.Kürdçenin de özünü konuşuruz,çünkü bir anlamda izole bir hayat sürdüğümüz için dilimiz bozulmadan kalmış.Neyse işte biz buraya geldiğimizden beri bu kimlik oldu başımıza bela! Düğünlere gideceğiz ki para kazanalım, ama yola çıkıyoruz daha yolun yarısına gelmeden bizi durduruyor askerler, hoopp içeri!Ha bire diyorlar “kimlik nerde?” Zaten kısıtlı bir Türkçe o da bazılarımız biliyor, anlatmaya çalışıyoruz

“kardeşim biz Dom halkıyız. Bizim kimliğimiz olmaz!”

  1. Diyor “Dom ne? Çingene mi?

Diyoruz “Komutan Çingene sensin, biz Dom halkıyız.”

Bu sefer ne yapıyor? Yatırıyor dövüyor bizi. Sabaha kadar bazen iki gün üç gün orda bekletiyor.Düğün zaten bitiyor o ayrı hem paradan oluyoruz hem aç kalıyoruz hem de üstüne bir araba dayak yiyoruz! Sonra okul başımıza bela oldu.Velhasıl mecbur kaldık çıkardık kimlikleri.

-Sonra?
-Sonrası ne olsun baktık bu kimlik işi iyi bir iş değil.Rahatımız kaçtı.Bu sefer bize dediler haydi okula.Gönderiyoruz çocuklarımızı orda eziyorlar.Hayde askere…Neye gideceğiz askere?Ne işimiz olur bizim askerlikle..Sonra biz de bir çözüm bulduk! Örneğin ailede 10 kardeş var erkeklerin üçüne kimlik çıkardık, diğer kalanlar bir yere gideceğiz zaman öbürlerinin kimliğini kullanıyor!
-Way çok akıllıca! Tebrike ederim.Levendin kimliği var mı?
-Yok!
-Peki okul?-Levend okulu sevmiyor. O rıbab çalıyor ve çok güzel çalıyor.Bak Kejê benim bu büyük oxlum Rıbab’da ustadır.Çünkü onun ustası benim.Levend’i o yetiştirdi ama şimdi Levend hepimizin ustası!
-Tahmin ediyorum! Dinlediğimde anlamıştım.
-Pehlivan Levend niye bu kadar muhteşem?
-Anası muhteşemdi!Kewêêê!Kewêêê!..(kahkahalar odaya yayılıyor)
-Son olarak ekleyeceğin bir şey var mı Pehlivan?
-Ne diyeyim Kejê Xan?İşte her şey göz önünde.Fukarayız, aşağılanıyoruz ve çadırlarımızdan koparıldık. Biz Ozan’ız Kejê. Biz bu halkın haklı davasını dilden dile türkülerle yayanız. Sadece bu sebepten bile kötü muameleyi hak etmiyoruz!
-Siz benim ülkemin gökkuşağı rengisiniz Pehlivan! Siz benim ülkemin kayıp çığlığı, itelenmişliği, ötekinin ötekisi, buna rağmen neşesisiniz…Siz Kürdistan’ın kahkahası, avazı, ritmisiniz…Siz benim canımsınız Pehlivan!Hem o kadar da yalnız değilsiniz bütün arkadaşlarım bana da ”qareçî”der ma nolmiş? Hadi şimdi al oğullarını da yanına bize bir müzik ziyafeti çek… Kıskananlar çatlamasın! Gelip kapınızı çalsın onlar da dinlesin!

Levend’imi ortalarına alıp baba ve oğulları oturuyorlar…Büyük oğlan inanılır gibi değil ama Keman’ı Rıbab gibi çalıyor.Ağzımız açık seyrediyoruz…Şimdi Kurdistan’ın dağlarını,ovalarını,nehir kenarlarını,su başlarını,göçerlerini,taşını,toprağını,güneşini,yıldızlarını,dam başındaki yataklarını,kızlarının güzelliklerini,lirik ve betimlemelerle dolu erotizmini,doğal neşesini,kederini,yalnızlığını,talanını ve o güzelim dilini selamlama zamanı!Şimdi hepimizin cezbe düşme zamanı!…

Dakikalar sonra ayrılırken sarılıyorum Levend’e.O artık benim sadece bana evcilleşmiş Baz’ım! Sözleşiyoruz! Beni bekleyecek. Ben de onu! Kim kime daha erken gelirse. Kim daha erken hasrete yenik düşerse. Kim daha az sabırlıysa o gelecek!…Çıkıp bütün mahalleyle vedalaşıyoruz.Üstüne akşamın alacası düşmüş tozlu ve dar sokağı terk ederken, kulağımızda rıbabın sesi, ardımıza dönüp dönüp el sallıyoruz.Onlarda bize…

Yaşarın eli omzumda… Ferit düşünceli ”ben artık hep geleceğim yanlarına abla” diyor. Can dönüp dönüp bakıyor. Gel ablacım gel. Yanlarında olun. Ötekinin ötekisi mi olurmuş hiç? Bizler yüz yıldır ötekileştirilmenin acısıyla yanan bir halk olarak, nasıl aynı zulmü başka bir kavime reva görürüz. Üstelik bizim türkülerimizin ve ezgilerimizin yuvası bir kavime?Gidiyorum…Ve diliyorum ki;en kısa zamanda İşgalden kurtulmuş bir Kurdistan’da özgürce çadırlarınızı dilediğiniz yere açarsınız neşenin, ritmin, doğanın ve doğallığın çocukları! Dilerim ki insanın sonradan edindiği tüm yapay sistemlere, kavramlara, anlayışlara ve hayatlara sonsuza kadar dil çıkarır kahkahalar atarsınız!

Kejê Bêmal

 

 

 

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse