Komedi Filmleri – Gülsek mi, Ağlasak mı?

0
72
  1. Aristo komik olanı, ortalamadan aşağı olan insanların taklidi olarak nitelemiştir. Komedi soylu olanlara yaklaşamayan bir şeydir. AmaMikail Bakhtin, komedinin otoriteye karşı tam bir yıkıcı görev üstlendiğini, alaycılığının ve denetlenemezliğinin düzen taraftarları için her daim bir korku aracı olduğunu söylemiştir. Komedinin içinde grotesk bir yapı vardır. O bir yandan ciddi, bir yandan gülünç, bir yandan da çirkindir. İnsanın kendisine yapılmasını tasavvur etmediği, ancak “izlediği” zaman gülünç bulduğu bir şeydir. Komik olan izlenir, dinlenir ama yaşanmak istenmez.

Komedi gündelik hayatın sıkıntısı ve stresinden kurtulmanın, bütün ciddiyetten kurtulup gülmenin, ki insan gülebilen tek hayvandır, bir sığınağı durumundadır. Ancak 20. YY’la baktığımızda insanın en fazla gülmeye ihtiyaç duyduğu bu çağın aynı zamanda en fazla ağladığı, büyük katliamların, savaşların yaşandığı bir çağ olduğunu görürüz. Belki de geçmişte hiç bu kadar ağlayıp, bu kadar çok gülmemişti insanoğlu. İnsanın gündelik hayatının hep tekinsiz ve güvensiz olduğu, sürekli bir gelecek endişesi ve her gün zoraki olarak gidip çalışmak zorunda olduğu işin sıkıntısı, sadece bir kez gazetelere bakmanın bile morali bozacak onlarca haberle karşılaşmak için yeterli olduğu bir anda, insanı güldürmenin, onu eğlendirmenin, işlerin gayet yolunda gittiğini göstermenin bir aracı olarak da kullanılmıştır komedi.

Mevcut iktidara gülmediği sürece insanların gülmesine ses çıkarmayan iktidar, onları farklı şeylere güldürmenin yollarını aramıştır. Bunun sinemaya yansıması da hiç gecikmemiş, daha Lumierre Kardeşlerin Kendini Sulayan Bahçıvan (1895) filmiyle komedi türü geniş halk kitlelerini sinema salonlarına çekmenin bir aracı olarak kullanılmıştır. Bu filmde bahçesini sulamakla meşgul olan bahçıvanın aniden suyu kesilir. Hortuma ayağıyla basıp suyu kesen bir çocuktur. Bahçıvan bunu fark eder, yarı ıslak biçimde çocuğun peşinden koşturur. Bahçıvanın şaşkınlığı ve ıslanması bir hayli komiktir ve komedi türü daha sonra pek çok çekilmez üzere sinemanın içine sokulur.

Bu türün zorunlu olarak en iyi biçimde gelişeceği yer insanların kendilerini en sıkıntılı, en güvensiz, en huzursuz hissettiği, rekabetin çarklarının kendisini en acımasız bir şekilde hissettirdiği Amerika olması kaçınılmazdı. Ayrıca Amerika’da her gün binlerce insan sinemanın kapılarını aşındırıyordu ve onların ilgisini çekecek, deşarj olup rahatlatacak filmler çekmenin gerekliliği hissediliyordu. Ortalama bir Amerikan ailesinin akşam eve dönerken gülmekten, her şeyin gülecek kadar iyi gittiğinden emin olması gerekiyordu. Komedi de tam da bunu sağlıyordu. Bu yüzden tüm dünyada komedi türü filmler sinemaları dolduran ilk filmlerden biri olarak ortak bir özellik gösterir. Ayrıca bir komedi filmi ortaya çıkıp karakteri kendisini gösterdiği zaman derhal onun seri filmleri çekilmeye başlanıyordu. Amerika’da Marx Kardeşler, Şarlo tiplemesiyle Charlie ChaplinMax Linder, Buster Keaton, Harold Lloyd, Laurel ve Hardy hep türün öne çıkan örnekleridir. Türkiye’de ise daha Kurtuluş Savaşı yıllarında Bican Efendi rolünde Ahmet FehimTürkiye’nin ilk seri filmini ve komedi türündeki filmlerin örneklerini vermiştir. Herhalde savaş ortamında insanların gülmeye duyduğu ihtiyaç bu tür filmlerin çekilmesine bir kolaylık sağlıyordu. Daha sonra Turist Ömer tiplemesiyle Sadri Alışık, İnek Şaban tiplemesiyle Kemal Sunal, Çiçek Abbas tiplemesiyle İlyas Salman ve ağa rolleriyle Şener Şen unutulmaz. Her daim izleyicileri sinemaya çeken bu eski Yeşilçamlılar şimdilerde yerini Cem Yılmaz’a ve Şahan Gökbakar gibi oyunculara ve “stand-up”çılara bıraktılar.

Komedi türü deyince tabii aklımıza en hızlı bir şekilde sokulan Şarlo. Paytak yürüyüşü, daimi nezaketi, şekilden şekle girmesi, ele avuca sığmazlığı, bastonu ve koca ayakkabıları onu zihnimize işleyen şeyler. Bir araba yarışında zorla kendini kameranı görüntüsüne sokmaya çalışan bir serseri tiplemesiyle kendini gösteren Şarlo daha sonra onlarca filmde önümüze çıktı. Ancak onun filmleri bir yandan bizi güldürürken hemen yanı başında düşündüren filmlerdir. Örneğin 1925 tarihli Altına Hucum (Gold Rush) filminde serseri Şarlomuzun altına aramak için Alaska’ya gittiğini görürüz. Paytak yürüyüşleri ile dağın kenarından giderken her an düşecek gibidir. Ama yavaş yavaş mekanı görmeye başladığımızda binlerce insanın altın aramak için oraya gittiğini, sıra sıra dağa yönelen kişilerden kayıp düşen bir adama kimse yardım etmez. Herkesin bencil, yorgun ve hırslı olduğu bir yerdir. Zenginlik hayaliyle oraya gidenler soğukla ve açlıkla terbiye olurlar. Şarlo da aynı dertten muzdarip olur. Alaska hiç de beklediği gibi çıkmaz. Bir kulübeye sığınır. Açlıktan kendi ayakkabısını yemek niyetine yer. Dostu Büyük Jim onu yürüyen bir tavuğa benzetip yemeye kalkar. Aşık olduğu kadın onu ekse de, serseri Şarlo sırf aşk için serseriliği bir süre bırakıp çalışmaya razıdır. Filmin rüzgârın esmesiyle sürüklenen ve uçurum kenarında bir ölüm kalım savaşına sebep olan sahneleri de manidardır. Çünkü her şey “uçurumun kenarında”dır. Filmin sonunda Şarlo zengin olup sevdiği kızı elde etmiş olsa da, film daha o zamanlar ABD’de “komünizm propagandası” olarak görülmeye başlanmıştır bile.

Daha öncesinde yine ünlü bir filmi The Kid’de (1921) ise zengin bir malikânenin kapısı önünde bir arabaya konan çocuk, arabanın çalınması sebebiyle birden kendini bir duvar kenarında bulur. Şarlo çocuğu bulup ondan kurtulamayınca ona bakmak zorunda kalır. Çocuğa cam kırdırıp (bu konu daha sonra Kemal Sunal filmlerinde de kullanılmıştır) camları tamir eden bir serseridir. Hayatları sefil halde ama mutludurlar. Bir gün sosyal hizmetlerden kapıya dayanan iki adam çocuğu almak isteyince Şarlo’nun babalık içgüdüsü canlanır. Oğlunu vermemek için didinir. Pes ettiğinde ise çareyi hayallere sığınmakta bulur. Cennet artık şeytanın işgaline uğramıştır. Sonunda Şarlo yine çocukla buluşur, mutlu sondur ama mutluluk grotesk bir mutluluktur. Sokakta binlerce insanın hala sefil biçimde olduğunu hissederiz.

1936 tarihli Modern Zamanlar’da (Modern Times) ise Şarlo bir işçi olarak makinenin bir parçası konumunda, aynı işi yapmakla görevli bir araçtır. Dönemin ruhu olarak elindeki bayrakla komünist provokatör olarak görülür hapse atılır ama orda da toplu firarı engellediği için salıverilir. Aşkı için tüm sorunlara göğüs gerip çalışsa da bir türlü dikiş tutturamaz. En son bir barda şarkıcı olsa da peşine düşen yetimhane görevlileri kaçmalarına sebebiyet verir. Şarlo umudunu korusa da bu filmde komünizm propagandası yaptığı ithamlarına baş başa kalır. Makineleşmenin insan ruhuna verdiği zararı, modern zamanların insana hiç de mutluluk getirmediğini gösterdiği bu filminde, Şarlo ağlanacak hale güldürür. Filmde yine grotesk gerçekçilikle karşılaşırız.

Büyük Diktatör’de (Great Dictator) Nazizm ile dalga geçen Chaplin, Şarlo’yu savaş sonrasında Mösyö Verdeux’a dönüştürür. Andre Bazin’in dediği gibi Verdeux Şarlo’nun ters giyilmiş, onun dönüşmüş biçimidir. En büyük mutlulukların, zor durumdayken önce öldürmeyi sonra yardım ettiği bir kadının bir zaman sonra büyük bir silah tüccarıyla evlenerek “mutluluğa” erişmesi, silaha dayandığı, ölümün komikleştiği bir çağdır bu zaman.

Harold Lloyd ise belirgin bir sosyal sınıfa oturtmadığı karakterini gerilimlerin içinde dolaştırıp, bir yandan belki yüreğimizi ağzımıza getirirken, öte yandan çoğu zaman şans eseri belaları nasıl üzerinden savdığını gösterir. Özellikle Safety Last (1923) gökdelenlerin tepesindeki saatin yelkovanına tutunduğu sahneler böyle sahnelerdir. Şüphesiz bunları çekmek ait olduğu zamana göre de oldukça zor, riskli ve sinemanın ruhuna uygun sahnelerdi.

“Taş Surat” Buster Keaton ise özellikle 1927 tarihli General filminde, askere alınmaya değmeyecek kadar aşağı görülen bir adamın aslında tesadüflerle nasıl generalliğe yükseldiğini anlatır. Aşık olduğu kızın, onu çok sevip askere, yani aslında ölüme yollamasını kabullenen karakterimiz, istihbarat toplar, düşmanla savaşır. Filmin özellikle patlayan köprüsü ve trenin takip sahneleri oldukça güç, şimdi bile nasıl çekildiği düşünülen sahneleridir. Bu açıdan komedi türünün ironiyi yarattığı gibi bir hayli yaratıcı bir tür olduğunu, olması gerektiğini söyleyebiliriz.

Marx Kardeşler ise örneğin Operada bir Gece (1932) filmlerinde, yergiyi iyi bir şekilde kullanırlar. Sosyeteye girmeye çalışan bir kadın, birbirini seven ama evlenecek durumları olmayan ayrı sevgililer, sürekli bir hiciv filmin omurgasını oluşturur. Zenginlerin sosyete merakı eleştirilirken, sahte kibarlıklar, dalga geçilen polis, şamataya dönen opera, kötülerin cezalandırıldığı, iyilerin hakkaniyetle amacına ulaştığı bir dünya tablosu çizer. Karşılıksız mutluluğun, çıkarsız bir şeyler yapmanın erdemi gösterilir. Halbuki bunlar artık çoktan unutulmuş şeylerdir.

Hemen tüm komedi kahramanlarına yön veren bir şey şanslarıdır. Onların onulmaz alaycılıkları, ele avuca sığmazlıkları, serserilikleri toplum tarafından her cezalandırılmak istendiğinde şans bir şekilde devreye girer ve belaları üzerlerinden def ederler.

Onlar sürekli olarak bir yerden bir yere seyahat eden, sürekli macera içinde, ortaçağ gezginleri gibi farklıyı ve bilinmezi kapımıza getiren tiplemelerdir. Onlar alışıldık kalıplarımız kırıp bize farklı şeylerin de olabileceğini gösterirler. Gösterdikleri zaman da sistem tarafından hemen damgalanıp ötekileştirilirler. Charlie Chaplin’in başına gelen tam da budur.

Mikail Boz – Haziran  2011

0 0 deng
Article Rating
Bibe abone
Dazanîne bigre
guest
0 Şirove
Lêvegerînen navê nivîsê
Hemû şiroveyan bibîne