Futbol ve Sinema Üzerine Düşünmek

0
32

Sinema yazarı Tunca Arslan’ın uzun bir çalışmanın sonucu ortaya çıktığı her halinden belli olan kitabı “Futbol ve Sinema – Meşin Yuvarlağın Sinema Serüveni” ithaki Yayınları’ndan çıktı.



Eğer tevazu göstermezsek, muhtemelen, Tunca Arslan’ın elinden kitapçı raflarına yeni ulaşan “Futbol ve Sinema”nın dünyada bir benzerinin daha olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. En azından böylesi kapsamlı bir şekilde. İsrail’den Macaristan’a onlarca ülkede çekilen ve futbola iyi kötü ilişen onca filmi bir araya getirmek, gerektiğinde onları seyretmek ve belli başlıklar altında toplayıp yorumlamak herkesin harcı değil. Ama Arslan yaratıcılık isteyen ve kalabalık kitlelere seslenen her iki olguyu başarıyla yan yana getiriyor ve ortaya alanında yazılmış en iyi kitaplardan biri, belki de birincisi çıkıyor.

Kitaba nasıl hazırlandın?

Futbol ve sinema, şöyle bir düşündüğümde, “seyretmek”, “üzerinde düşünmek” açısından yaşamımda en çok yer ve zaman ayırdığım, keyif aldığım olgular niteliğinde. Sinema tarihindeki filmleri, konu ve temalarına göre düşünmek, bu yönde çalışmak da hoşuma gidiyor. Geçen yıl Dünya Kupası sırasında Sinema Dergisi için hazırladığım futbol dosyasında, sanırım 50 kadar filmin adı geçiyordu. TRT 2 için hazırladığım “Yedinci Sanatın Bakışı” belgeselinin futbol bölümü için de araştırmayı sürdürdüm. Belgeselin en renkli bölümlerinden birini ortaya çıkardı sinema-futbol ilişkisi. Çalışmayı biraz daha yoğunlaştırınca, yerli ve yabancı sinemada başlangıçta haberdar olduklarımın iki-üç katı filmin yapıldığını anladım. En az 150 filme ulaşabilirsem bir kitap yapma hedefi koydum. Yaklaşık bir buçuk yıllık ön hazırlıktan sonra, yazım aşaması da üç ayımı aldı.

Uğur Vardan, biraz da şaka yollu, “2003 yazı futbolsuz geçmesin,” diyerek bu kitabı yazmaya soyunduğunu belirtiyor önsözde. Kitabı yazmamın tek sebebi bu değildi sanırım.

Sinemacıların futbola gösterdikleri ilginin örneklerine, değişik boyutlarına dikkat çekmek istedim. Futbola da, sinemaya da meraklı pek çok insanın kafasında sinema-futbol ilişkisi, yalnızca “Zafere Kaçış”la sınırlıydı ve “Kaç tane film var ki … Gerçekten bir kitap oluşturacak kadar film bulabilecek misin?” diye soran çok oldu. Daha önce böylesi bir çalışmanın yapılmamış olması da itici güçtü kuşkusuz. Açıkçası, Türk sinemasında da sanılanın tersine ve iyi bilinen birkaç örneğin ötesinde de futbolla ilgili çok sayıda filmin yapıldığını ortaya koyma isteği de nedenlerden biriydi.

Futbolla ilgili böyle kalabalık bir toplamı hazırlarken ilk kez görmek ya da yeniden seyretmek zorunda hissettiğin filmler oldu mu?

“Mean Machine” ilk kez seyrettiğim filmlerdendi. Örneğin “Cehennemde İki Devre”, “Yaşamın Dışında”, “Amigolar”, “Yolcu”, “Taçsız Kral” gibi filmleri de bazı sahneleri için yeniden seyretme gereği duydum. Ama ilginçtir, bazı futbol maçlarını yeniden seyretmek ihtiyacı da hissettim kitap için çalışırken ama buna olanak bulamadım. Örneğin 1974 Dünya Kupası’nın finalindeki Almanya-Hollanda karşılaşması müthiş sinematografiktir benim için. Hollanda’dan altı futbolunun birden ofsayta düşmesi, unutulmaz bir sahnedir.

Yine önsözde Uğur Vardan sinemanın futbolu hazmedemeyişine değiniyor. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

İyi bir futbol filmi çekmek gerçekten zor ve bunu anlamak gayet kolay. Yani Uğur’un söylediğinde doğruluk payı var. Öte yandan, asıl futbolseverlerin futbol filmlerini hazmedemediğini düşünüyorum. Tribündeki insan, duyduğu heyecanın, coşkunun ya da öfkenin, acının “başkalarınca” yorumlanmasını, futbol sevgisiyle, takım tutkusuyla arasına başka bir şeyin girmesini istemiyor. Bence futbol fanatikleri bu nedenle sosyologları da, psikologları da, sinemacıları da pek sevmiyorlar ya da “hazmedemiyorlar”.

Bazı filmlerin hikayesini aktarırken tıpkı maç anlatan spikerlerin heyecanlı ruh haline yakın bir üslup yakalıyorsun. İsrail filmi “Kupa Finali” ya da “Mean Machine”le ilgili yazılarda olduğu gibi… Kitaptaki filmler arasında seni en çok heyecanlandıran filmler hangileri oldu?

“Cehennemde İki Devre” ve “Zafere Kaçış”ı dışarıda tutarsam, açıkçası futbol konulu filmlerin “heyecan katsayısı” fazla olmuyor. Çok güzel, coşku verici, unutulmaz vb. olabiliyorlar ama genel olarak heyecan verici değiller. Sıradan bir futbol maçını izlerken, ortalama bir futbol filminden çok daha fazla heyecan duyuyorum. Yine de Mark Herman’ın “Daha İyisi Can Sağlığı”, Jasmin Dizdar’ın, baştan sona bir futbol filmini olmamakla beraber “Güzel İnsanlar”ı, Ricky Tognazzi’nin ‘~igolar”ı, David Evans’ın “Fever Pitch”i çok güzel, çok sevdiğim filmlerdir.

Yeşil sahalardan beyazperdeye transfer olan Vinnie Jones şu an için bu dalda en başarılı örnek gibi görünüyor. Kitapta pek değinme fırsatı bulamamışsın ama ben öğrenmek istiyorum: Vinnie Jones’un oyunculuğunu nasıl buluyorsun?

Kitapta Jones için “Britanya futbolunun yetiştirdiği en kazma futbolculardan biri … ” dedim. Bence bu sinema oyunculuğu için de geçerli. Kamera karşısında da sahada olduğu gibi dümdüz bir oyuncu, tam bir görev adamı. Ama kendi adıma, “Lock, Stock and Two Smoking Barrels”, “Snatch”, “Swordfish” gibi filmlerini çok sevdiğimi ve genel olarak da yaşamın her alanındaki “görev adamları”na büyiik sempati beslediğimi söylemeliyim.

Kitabın sonunda futbol ve sinema ilişkisi üzerine konuşan ünlülerden Kartal Tibet diyor ki “Adım Kartalolduğu için 7-8 yaşımdan beri Beşiktaşlıyım. Başka bir takımı tutmama imkan yoktu herhalde.” Senin soyadının Arslan olduğundan yola çıkarak soruyorum: bu durumda senin de Galatasaraylı olman gerekmiyor muydu? Bilenler bilir, ben ebedi dostluğa ve ezeli rekabete inanmakla birlikte, “Galatasaray’ı yenelim, küme düşelim!”ci bir Fenerbahçeliyim. Başka birşey söylememe gerek yok herhalde …•


Kaynak
Burçin S. YALÇIN
Sinema Dergisi, Ocak 2004, Sayfa 26

 

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse