Bir Düşünme Faaliyeti Olarak İnsanın İmaj Yaratması

0
68

YILMAZ TEKİN

Politik, felsefi, estetik bir nosyon olarak sinema, modern insanın bilinç-bilinç ötesi dünyasında etkili bir anlatım biçimi olarak ifa olunmaktadır. İnsanın maddi varlığını imaja kavuşturmaktan öte sinema sahip olduğu etki gücü ile insanın düşsel dünyasında niteliksel etkiler yapma (Eisenstein sineması ile montaj ve kurgu tekniği), sıçramalar yaratma kudretine sahiptir. René Descartes, “Düşünüyorum Öyleyse Varım” formülasyonunda insanın varlığının bir koşulu olarak düşünme edimini öne sürer. Baruch Spinoza onun akılcı bir takipçisi olmasına rağmen Descartes’in “öznellik” içeren bu tutumunu daha “nötr” bir ifade ile dile getirir. Spinoza “İnsan düşünür” tanımını kullanır (Ethica 2. Cilt). İnsanın bu düşünme eyleminin varoluşunun temel koşulu haline getirilmesi sonucu doğacak öznelliğin bir eleştirisidir bu… Felsefe ve düşünce tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla insanın düşünme eylemini tetikleyen temel durum dünyanın maddi imajlarıdır. Güneşin doğması ve batması, gece ve gündüz döngüsü… Ateş, su, toprak ve hava… Tüm bu elementlerin yarattığı bu yapısal sürecin etkileşimleri sonucu insanın zihin yapısında tetiklenen bir eylem, düşünmek! Peki, düşünmek ve imajlar yaratmak arasında nasıl bir ilişki mevcuttur? Konunun içeriğine yönelik yapacağımız saptamalara geçmeden önce şunu söyleyelim: Düşünmek, insanın sahip olduğu duyular aracılığıyla maddi dünya ile kurduğu sessel-işitsel-imajsal ilişkinin zihinde yarattığı etkileşimler sonucu oluşan bir faaliyettir. Bunun sonucu ve dışa vurumu olarak ortaya çıkan eylemler ve bu eylemlerin üretimsel somutluğu ise imajlardır. İnsanı düşünmeye iten doğanın maddi imajlarıdır, insanın düşünerek elde ettiği ve dışa vurduğu imaj ise sanatsaldır.

Doğu Medeniyetinde İmaj

Küresel medeniyetin kökensel prototipleri olarak yazılı tarihin erken döneminde karşımıza çıkan Sümer-Mısır medeniyetlerinde mitolojik-teolojik bir zeminde insanın düşünme eyleminin sonucu olarak imaj yaratma faaliyetinin olduğunu söyleyebiliriz. Teolojik ve mitolojik çeşitlilik ile bu düşünce faaliyetinin dışa vurumu olarak ortaya çıkan mitsel imajların izdüşümünü günümüze kadar takip etmek mümkündür. Tarihsel kaynaklar Sümer medeniyetinin mekânsal bağlamının Mezopotamya olduğunu vurgulamaktadır. Bunun dışında Sümerlerin ilksel temellerini attığı birçok öncelik sayılmaktadır. Bunlardan bazıları yazı, dil, tıp, astronomi, matematik, din, fal, büyü ve mitolojidir. Sümer medeniyetinde neredeyse her nesnenin bir tanrısı bulunmaktadır. Tanrılar genel anlamda insan sureti olarak imajlaştırılmıştır. Sümer tanrı ve tanrıçalarından bazıları şunlardır. Anu veya An: Gök tanrısı, önceleri baş tanrıyken sonra yerini hava tanrısı Enlil almıştır. Enlil: Hava tanrısı, tanrıların babası, tapınağı Ekur Nippur kentinde. Enki: Bilgelik tanrısı. Nimmah (Ninhursag): Ulu hanım, ana-tanrıça. Nanna (Sin): Ay tanrısı. Utu (Şamaş): Güneş tanrısı, ay tanrısı Nanna’nın oğlu. Ecem (Kueen): Kraliçe, soylular tanrıçası. İnanna (İştar): Aşk ve bereket tanrıçası.

Sümer insanları inançsal-ve bilinçaltı bir yansıma olarak yarattıkları bu tanrı-tanrıça kültlerini soyutlaştırmaktan uzaktılar. Bu tanrı ve tanrıça tasarılarını inanç bağlamında yaratıp günlük hayatın içinde birer imaj olarak ele almışlar. Sümerlerin tanrı ve tanrıçaları ilk dönem otoriter olmaktan uzaklar. Daha çok inançsal imaj durumunu temsil etmekteler. Medeniyetin ilk prototip örneği olarak Sümerlerin bu tanrı-tanrıça imajları üzerinden yarattıkları inanç evrenini aynı medeniyet çizgisinin farklı bir mekânsal tasavvuru olan Mısır medeniyetinin erken döneminde de görmek mümkündür. Fakat Mısırlılar hiyeroglif adı verilen bir yazı tipini kullanarak bu medeniyet çizgisini biraz daha ileri taşımışlar. Bu yazı tipinin temel özelliği ifade edilen düşüncenin çeşitli imajlar üzerinden kodlanmasıdır. Hiyeroglif sözsel ifadenin imaj üzerinden anlatıma kavuşturulmasıdır. Bu durum Mısırlıların Sümerlere özdeş tanrı-tanrıça imajlarının olmasına ek bir durumdur. Ayrıca Luvi hiyeroglifleri ve Urartu hiyeroglifleri de bu yazı sisteminin Mezopotamya’da kullanılan diğer örneklerindendir. Girit hiyeroglifleri ise Girit Uygarlığı tarafından kullanılan başka bir tür hiyerogliftir. Şemalar ve resimlerden oluşan hiyeroglif, Rönesans döneminde Yeni Platonculuk’un simgesi haline gelmişti. Hiyeroglif üzerine yaptığı bir analizde Gilles Deleuze, modern sinemanın, semantik olarak hiyeroglifin içerdiği söz-ötesi ifade etme imajına yakın bir yerde durması gerektiğini vurgulamıştır. Sonuç olarak hem Sümer hem de Mısır medeniyetlerinin niteliksel olarak imaj üzerinden düşünme faaliyetini yazılı tarihin o erken döneminde icra ettiklerini söylemek mümkündür.

Tek Tanrılı Dinlerde İmaj

Tek tanrı kavramı herhangi bir imaj ile ifade edilmemektedir. Soyut ve görünmezdir. Sadece temsilcileri aracılığıyla insanlara “kelam”ını gönderir. Hz. İbrahim kutsal metinlerde geçtiği kadarıyla bir put kırıcıdır. Yukarıda özetle anlattığımız Sümer ve Mısır medeniyetinin inançsal bağlamda yarattığı tanrı-tanrıça imaj evreninin somut anlamıyla karşıtıdır. Tek tanrılı dinlerin babası olarak kabul gören Hz. İbrahim tanrının soyut ve gökyüzünde olduğunu vahiy etmiştir. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet, Hz. İbrahim’i ata olarak kabul etmektedir. Tek tanrılı dinler -Hristiyanlık dışında- insanlığın Sümer ve Mısır döneminde belki ilkel anlamda yarattığı imajı reddedip yazılı sözlü bir metinsel bilgi evreni yaratmıştır. Bu metinsel-sözsel anlatı dışında imaj olarak ifade edilen herhangi bir faaliyet yoktur. Bu dinsel çizginin son temsilcisi olarak İslamiyet’te -Aleviliği veya Şialığı ayrı tutmak şartıyla- imaj yasaktır. Hz. Muhammed’in bu nedenle herhangi bir sureti veya onu tasvir eden bir görseli bulunmamaktadır. İslam medeniyeti içinde minyatür sanatı ile uğraşanlar bazı dönemlerde bu tip girişimlerde bulunmuşlar. Fakat onlar da ya cezalandırılmış ya da bu girişimler kişisel olmaktan öteye geçmemiştir. Bu kişisel girişimler sonucu ortaya çıkan eserler kutsal bir imaj olarak cami veya benzeri bir yere sokulmamıştır. Hristiyanlıkta ise resim ve dinsel nitelikli ikonlar önemli bir yer tutar. Hristiyanların ibadet mekânlarında bunlar bir imaj olarak sergilenir. Hatta Hristiyan inancına sahip kişiler bu ikon ve resimleri evlerinde kutsal bir yaklaşımla tutarlar, ona yüzlerini dönüp ibadet ederler.

Yahudilikte İmaj

Yahudilik belki de en katı anlamıyla, değerlendirmemizde ilkel bir imaj olarak ele aldığımız putları reddeder. Bu bağlamda resim vb. tüm bu imajlara yasak koyar. Yahudilikte resim yapmak tanrıya karşı çıkmak ile özdeş tutulur. Yahudilikte bu yasak durumu On Emir’in 2. Emri ile açıklanmıştır. İsrailoğulları, Mısır’dan çıkışlarının üçüncü ayında Sina gölünün Sina dağına yerleştikten sonra Tanrı Musa’yı yanına çağırır ve olay şöyle anlatılır: “Ve Musa Allah’ın huzuruna çıktı ve Rab onu dağdan çağırıp dedi, Yakup evine böyle diyeceksin ve İsrail oğullarına bildireceksin Mısırlılara ne yaptın ve sizi kendime getirdim, gördünüz. Ve şimdi, eğer gerçekten sözümü dinleyecek ve ahdimi tutacaksınız. Bana bütün kavimlerden has bir kavim olacaksınız. Çünkü bütün dünya benimdir.” Ertesi gün Musa kavmi için sosyal ve hukuksal bir anayasa anlamına gelen On Emri Tanrıdan alır ve o emirlerin ikincisi ve Yahudilikte imajı yasaklayan da bu emirdir. Şöyledir: “Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın yahut yerin altında sularda olanın hiçbir suretini yapmayacaksın; onlara ibadet etmeyeceksin.” Bu emirden dolayı Yahudilikte ne sanatsal ne de dinsel anlamda dini ve tanrıyı imaja dönüştürecek herhangi bir faaliyet bulunmamaktadır.

Antik Yunan’da İmaj

Antik Yunan için öncelikli olarak şunu söylemek gerekiyor: Rönesans nasıl ki Antik Yunan kültürünün yeniden uyanışı ise Antik Yunan ise Sümer ve Mısır medeniyetlerinin mitolojik-teolojik bağlamda tasarladığı/yarattığı imajın rasyonalize edilip sanat üzerinden sekülerleştirilmesidir. Tarihçiler tarafından Yunan arkaik dönemi (M.Ö. 750 – M.Ö. 480) olarak da tanımlanan bu dönem özellikle heykel, seramik, vazo, mitolojik ikonların Yunanlı sanatçılar tarafından tasarlandığı dönemdir. Yunanda heykel bir imaj olarak içinde bir düşüncenin ifade edildiği bir alandır. Yani imaj üzerinden düşünmenin Sümer ve Mısır medeniyetlerine oranla daha seküler bir versiyonuna Yunanlılarda rastlarız.

Bir İmaj Olarak Sinema

Fotoğraf ve sinemanın keşfi insanın tarihsel ve toplumsal anlamıyla imaj yaratmasına yönelik motivasyonunu farklı bir mecraya aktarmıştır. Bu mecra teknik gelişmenin desteklediği fotoğraf (kaydedilen anın donması) ve sinema (kaydedilen anın hareketli olması) sanatının günümüzde biricik imaj yaratma üslubuna dönüşmesine yol açmıştır. Roland Barthes fotoğraf sanatının Das Kapital’ı sayılması gereken o şahane eseri Camera Lucida’da fotoğrafın keşfinin insanlık tarihi açısından psiko-sosyal ve imaj açısından önemini vurgular. Sümer ve Mısır medeniyetlerinde yaratılan imajların tanrı-tanrıça kültlerinden oluşan çizgi Antik Yunanda kırılmıştır. İnsanın imaj yaratma aksiyonları tanrı ve tanrıça ikonlarından insan bedenine yönelmiştir. Antik Yunan dönemini şöyle de tanımlayabiliriz. İnsanoğlunun kendi bedeninden bir imaj yaratması döneminin ilk girişimidir. Bu girişim Ortaçağ boyunca karanlığa gömülse de Rönesans döneminde tekrar gün yüzüne çıkmıştır. Gilles Deleuze sinema tarihine yönelik yaptığı saptamalarda sinema tarihini iki ayrı döneme ayırmıştır. Birinci dönem 2. Dünya Savaşı’na kadar süren dönemdir. Deleuze tarafından “hareket-imge” olarak tanımlanan bu birinci dönemden sonra ikinci dönem ise Dünya Savaşı’nın bitmesi ile başlayan ve “zaman-imge” olarak tanımlanan dönemdir. Yazının uzaması nedeniyle sinema ve imajı ilişkisini Deleuzyen bir manada analiz etmeyi başka bir yazıya bırakarak değerlendirmemizi şimdilik burada bitirelim.

0 0 deng
Article Rating
Bibe abone
Dazanîne bigre
guest
0 Şirove
Lêvegerînen navê nivîsê
Hemû şiroveyan bibîne