Babamın sesi ve sesin personası

0
31

“Sınır Tanımayan Doktorlar” (Doctors Without Borders) gelişmemmiş ülkelere sadece yardım eden bir kurum değil.

Yüzlerce gönüllüsü ile pek çok alanda hizmet veren, 1999 Nobel Barış Ödülünü de alan uluslararası bir ağdır. Ünlü oyuncu Javier Bardem Kongo’ya bu doktorlar ile gidince hayatında da bir kırılma yaşar. Çünkü gördüğü dünya Orta Afrika’nın lanetidir. Anlatılan hikâyeler, görülen yüzler, işitilen sesler çok ayrı bir dünyaya ve trajedilere denk gelmektedir. J. Bardem oradan ayrıldıktan sonra bir proje geliştirir, yapımcılığını da üstlenir. Bolivya’dan Kongo Cumhuriyeti’ne, Uganda’dan Orta Afrika Cumhuriyeti’ne uzanan dünyanın yok saydığı hayatlar her biri çeşitli ödüllerle başarılı yapıtlara imza atmış Isabel Coixet, Fernando Leon de Aranoa, Wim Wenders, Mariano Barroso ve Javier Corcuera tarafından çekilip anlatılacaktır. Amaç, sesi soluğu çıkmayan ve unutulmaya yüz tutmuş bu insanları, dolayısıyla hikâyelerini, gün yüzüne çıkarıp ‘yaşayanlara’ göstermektir. Bu belgesel projeye “Invisibles” yani “Görünmeyenler” adını verirler. Kongo ülkesine dair hikâyede savaşın trajedisi, halkın maruz kaldığı taciz, tecavüz, yitirilen çocuklar ve yoksulluğun dibi aktarılacaktır. Belgeselde kullanılan teknik bu derdi anlatmada çok ustaca bir yol bulmuştur. İlk başta ekranda anlatıcılar görürüz, onlar konuşmaya başladıktan sonra hafiften siluetleri yok olur ve sadece “sesleri” kalır. Ses devam eder anlatmaya…

 

 

Sözlü Edebiyat geleneği ile ontolojik direnişini yürüten ve buna çokça şey borçlu olan Kürt halkı, bu coğrafyada “sesin” tam olarak neye ve nereye denk geldiğini çok iyi bilir. Ulusal bir yaratı sürecinden, bireysel dramının inşasına dek hep ses’e ayrı bir önem atfetmiş ve koruyup yaşamın kıyısında ayrı bir yere oturtmuştur. Dilden dile yolculuk ettirmiştir. Çünkü mesele derindir, ölüm kalım savaşıdır. Bu savaşı modern dönem Avrupa’sının Antik Yunan’dan devraldığı “persona” kaderini, bir insanın her şeyini yitirdiği an olarak konumlandırmasında da görebiliriz. Bu aynı zamanda “Gerçek nedir ve kişi ne zaman gerçeği söylemelidir?” sorusuna cevap arayan Ingmar Bergman için de bir sınav mahiyetindedir. Ve kendisi bu soru zarfında şuna karar verir: “Sonunda gerçekliğin tek biçiminin sessizlik olduğunu düşündüm. Sonunda bir adım daha ileri giderek, bunun da bir rol bir cins maske olduğunu keşfettim.”… Yani “maskelerden” ibaret persona, her şeyini yitirdiğin ve ilk kabuğunla baş başa kaldığın, her şeyin tamamen ters yüz olduğu o sahici dilimdir. Sessizliğin bir ses olduğu ve ifadeye dönüştüğü bir zaman dilimidir de. Bu bağlamda; ses ve türevi olan sessizlik, çok manidar bir maskedir. Çünkü varoluşun, var olmanın kaçınılmazlığını içerir. İnkâr edemediğin, kaçamadığın bir gerçekliktir artık o ses…

 

Zeynel Doğan ve Orhan Eskiköy imzalı “Babamın Sesi” filmini de öncelikle bu “gerçeklik” üzerinden ele almakta fayda var. Ağır tempolu bu yapımın özü itibari ile ana sorunu “ses”tir. Bir ses ile değişen hayatların hala devam eden, Morî’lerle de süreceğe benzeyen bir manevi mesajlar şeridi olup, şairin “içimizde sakladıklarımızın birazı sesimiz” tespitine de göndermedir. Ses sadece bir anı değil, yüzlerce kadının, erkeğin bekleme ve umut aracıdır da. Besê Ana’ın bu anlamda ki temsiliyeti tanıdıktır kasetlerle bir dönemi geçirenler için. Filmin en sessiz en dertli karakteri Besê, bekleyiş ve umut kotasını seslerle doldurmuş biri. Eşinin mezarının bulunduğu köye gidip sessizce uzanır evin içinde. Yatağın ilerisinde duvardan bir parça düşer durup dururken. Bu, duvar gibi sağlam kadınların ömründen düşen parçalar gibidir. Bazen kocadır, bazen oğuldur, bazen kızıdır, bazen değer verdiğidir…

 

Babamın Sesi’nde özne olarak kovaladığımız baba figürü, aynı zamanda muktedirin isteklerini “kabullenişin” ifadesi, simgesi. Elbet bu, kimsenin sorgulayabileceği bir durum değil. Fakat filmde babayı bizden uzak kılan sinemasal bir anlatı sorunu var. Babanın gerçek sesini duymak istedi kulaklarım. Bir dış ses olarak profesyonel bir tiyatrocuya okutulması babayı bize “yakın” kılıyor. Babanın sesi uzaktan hissi vermeliydi. Mehmet’in en sondaki sesi ile babanın sesi aynı tonda olmamalıydı. Derdi ses olan bir yapımın bunu gramer açısından es geçmemesi gerekirdi diye düşünüyorum.

 

Filmin ağır yürüyen haline “sabit çekim” kamera ile odaklanmak elbet bir tercih, lakin ara sıra kamera da hareket ettirilse sanki seyirci kurguya daha bir müdahil olur, planların değiştiğini bariz hissetmez ve yabancılaşma yaşamazdı gibime geliyor. Sonbahar filminin (Özcan Alper’in senaryo müdahalesi olduğu kesin) ve T. Angelopoulos’ın izlerine çokça rastlıyoruz. Anne’nin de yer yer kamera karşısında ki gerginliği göze çarpıyor. İki Dil Bir Bavul’un en önemli başarılarından biri çocukları kameraya “alıştırmaları” idi. Anne içinde aynı şey yapılabilirdi. Çünkü “Lalijîn” ve “Pasarî” gibi iki kelimenin pek çok anlamına vakıf bir kadının fazlaca bir performans taşıdığını iliklerinize kadar hissedebiliyorsunuz. Hissettiğimiz bir diğer şey de filmde yer alan anne, oğul, baba(fotolarla) ve diğerleri, her şeye inat “İnvisibles” değil.

 

Filmin ilk sahnelerinde gördüğümüz mezar sahnesinin bir ayrıntısı var. Besê yolları, tepeleri aşarak mezara varır. Mezarlıkta taşlar üst üste dizilidir. 4-5 ayrı yerde taşlar üst üste dizilip bir görüntü oluşturulmuş. Taşlardan oluşturulmuş bu yapıyı Kanada’da hemen hemen her yerde görmeniz mümkün. Kanada yerlisi Inuit’lere ait olan ve tarihi çok gerilere uzanan bu yapının adı “Inukshuk”tır. Inukshuk geleneği, asırlar önce, Inuitler’in balıkçı bir topluluk olması ve bu nedenle, yerleşik bir topluluğa sahip olmamasından dolayı, yol izi işaretlerine ihtiyaç duyması ile başlıyor. Inukshuk’un anlamı “Ben buradaydım ve sen doğru yoldasın” demek. Bu taştan yapıyı, orman yollarında, deniz kıyılarında, issiz barksız dağ yollarında görebilirsiniz ve bu işareti gördüğünüzde, hemen o eski Inuitler’in kapıldığı duygulara kapılıyorsunuz: “Burası güvenilir bir yol çünkü benden önce buradan birileri geçti ve ben doğru yoldayım”…

 

Inuitler’den Kurdistan’a vardığınızda bu işaretleri yerini bir mezara ya da bir sese, fotoğrafa bırakır. Çünkü ölümden beslenen bir devlet geleneğinin içinde yaşıyoruz ve neyin doğru olduğunu ancak ödenmiş bedellerden anlayabiliyoruz. Bizim “inukshuk”umuz dizili taşlar değil, yitirilen bedenlerdir. Bu Maraş’tan Zilan deresine uzanan bir katliam geleneği, bazen özgür patikalara alınan yolun ardından bırakılan bir iki kelamdır. Beklenen bir telefondur, beklenen bir sestir.{jcomments on}

 

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse