‘Annemin Şarkısı’nın annesi

0
80

Zübeyde Ronahi: ‘’Festivalde ben hep kendimi Kürt olarak tanıttım. Festivalde de bana Türk diyorlardı. İngilizce bilmiyorum ama Türk kelimesinin geçtiği her cümleyi kesip, ben Kürdüm diyordum. Sırf film için ve Kürtlerin isimleri duyulsun diye notere gidip, Işık olan soyadımı Ronahi yaptım. Festivale beyaz yazmamla gittim.’’ 

Saraybosna Film Festivali’nde, Saraybosna’nın Kalbi ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alan Yönetmen Erol Mintaş’ın ‘Annemin Şarkısı‘ filminin anne karakteri Zübeyde Ronahi, “Kürtleri anlatan bir filmin oyuncusu olarak festivale, beyaz yazmamla sahneye çıktım ve ekibimle beraber ödül aldım. Birileri yıllar önce bunu bana söyleseydi inanmazdım. Filmlerde Kürtler arabesk bir tavırla anlatılıyor. Dizi yönetmenleri bölgeye gidip hiç kültürümüzde olmayan şeyleri, ‘töre’ diye lanse ediyor. Bu yanlış algının kırılması için genç yönetmenlerin Kürt sinemasına ağırlık vermesi gerekiyor” dedi. Yönetmen Erol Mintaş’ın, anne-oğul üçlemesinin son filmi, “Klama Dayika Min” (Annemin Şarkısı), Saraybosna Film Festivali’nde, festivalin büyük ödülü olan Saraybosna’nın Kalbi ödülünü aldı. Festivalde aynı zamanda filmin başrol oyuncusu Feyyaz Duman ise En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı. 1990’larda tabi tutuldukları zorunlu göçü ve Tarlabaşı’ndan “Kentsel dönüşüm” gerekçesi ile ikinci bir göçe maruz kalan bir anne ve oğlun hikayesini anlatan filmde anne rolünü oynayan Zübeyde Ronahi ile konuştuk. 


Filmin konusu göç. Siz de İstanbul’da yaşıyorsunuz. Sizi İstanbul’a getiren etken ne oldu? Burada karşılaştığınız güçlükler neler?

Ben ve ailem 1990’lı yıllarda İstanbul’a geldik. Ekonomik nedenler ve 1990’ların Kürtler üzerinde yarattığı baskı nedeniyle bu kente göç ettik. Deyim yerindeyse canımızı kurtarmaya çalıştık.
İstanbul’da yaşamak başlı başına bir sorun zaten. Dilini ve yaşam tarzını bilmediğin bir kentte yaşamak ikinci bir işkence gibi. 17 yıldır bu kentte yaşıyorum. Ama hala alışamadım. Her sabah gözlerimi açtığımda, ‘umarım yaşadıklarım bir kabustu ve ben şu an Diyarbakır’dayımdır’ diyorum.  İlk yıllar daha zordu. Yedi çocuğumla bu kente geldim ve ekonomik sorun başta olmak üzere birçok zorlukla karşılaştık.  Adaptasyon sorunu yaşıyordum. Her gece bir çocuk gibi sabahlara kadar ağlıyordum. Çünkü burası benim topraklarım değildi ve ben toprağıma dönmek istiyordum. Yapılan baskılardan da dönmenin mümkün olmadığını biliyordum. Bu yüzden ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu elimden.

Filmin yönetmeni Erol Mintaş’la nasıl tanıştınız?

Bir gün gazeteci olan oğlum Fehim Işık ile İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde anne-oğul Ermeni Katliamı konulu bir panele katıldık. Ben de panelistler arasında yer alıyordum. Panelin ardından Kafe’de otururken yönetmen Erol Mintaş yanıma geldi ve benimle röportaj yaptı. Benim Fehim’in annesi olduğumu bilmiyordu. Oğlumu arayıp benimle görüşmek istemiş. Fehim de ‘aradığın kadın benim annem’ demiş. Fehim’e çekeceği filmde beni oynatmak istediğini anlatmış. Fehim de projeye sıcak bakmış. Erol’u da alıp eve geldiler. Erol bana projeden söz etti. Kabul etmedim. Daha önce böyle bir işte yer almamıştım ve kameraları tanımıyordum. Bu nedenle kabul etmedim. Fakat Erol çok ısrar etti.  Defalarca eve geldi ama kabul etmedim. Ardından oğlum Fehim’i tekrar devreye koydu. Fehim, Diyarbakır’daki akrabalarla bana baskı yaptı. Diyarbakır’daki akrabalar da çok ısrar edince kabul etmek zorunda kaldım.

Filmi kabul ettikten sonra nasıl başladınız, film setinde neler yaşadınız? Çekimler sırasında ilginç bir olay yaşadınız mı?

Filme başlamam benim çok hoşuma gitti. Erol ve ekibi çok temiz insanlardı. Onları tanımak beni çok mutlu etti.  Böyle temiz gençlerle iç içe olmak bana çok şey öğretti. Gençlerin gün geçtikçe yozlaştığını düşünürdüm. Fakat onları tanıdıktan sonra mücadeleci gençlerin gözlerindeki inancı görmüş oldum. İnsanlar hala bir şeylere inanıyor ve başarmak için emek veriyor. Böylesi temiz insanların hala olduğunu görmek beni çok mutlu etti.
Filmde komik anlar yaşadım. Romanya ve Danimarka’dan da asistanlar vardı. Benimle İngilizce konuşuyorlardı. Onların ne dediğini anlamıyordum. Çok tatlı insanlardı. Sonra ‘bunca yıl hep zorunda kaldığım dili konuştum. Neden İngilizce de konuşmayayım ki’ diye düşündüm. Setteki çocuklardan bana birkaç kelime öğretmelerini istedim. Günaydın, iyi akşamlar gibi kelimeler öğrendim. Çocuklar çok sevindi. Onlar da Kürtçe birkaç kelime öğrendi. Demek ki insanlara baskı yapılmadan da birçok dil öğrenilebiliniyormuş. Demek ki Türkçe konuşmamız için birilerinin bizi asimile etmesine gerek yokmuş. Aslında İnsanların birbiriyle sorunu yok. Tek sorun baskı.

Saraybosna Film Festivali için Saraybosna’ya gittiniz. Daha önce yurtdışı deneyiminiz olmuş muydu?

Daha önce hiç yurtdışına çıkmamıştım. Yaptığımız bir film aracılığıyla ülke dışına çıkmak beni çok mutlu etti. Çok heyecanlandım. Gitmeden önce festivalde herkesin birbirinden kopuk bir şekilde katılım göstereceğini düşünüyordum. Fakat öyle olmadı. Festivale Amerika ve Avrupa’dan birçok yönetmen ve oyuncu gelmişti. Hepsi bana çok ilgi gösterdi. Onların gelip benim ellerimi zorla öpmeleri beni çok şaşırttı. Hep farklı kültürden olan kişilerin bizden çok uzak ve soğuk  olduklarını düşünürdüm. Onların benimle ilgilenmesi dilimi bilmemelerine rağmen benimle sohbet etmeye çalışmaları beni çok şaşırttı. Bu film aracılığıyla çok insan tanıdım. Film sayesinde bu yaşıma gelmeme rağmen birçok önyargılarımı kırdım.

Bilindiği gibi 1992’de Saraybosna Sırplar tarafından kuşatıldı ve 3 buçuk yıl süren bir kuşatma yaşandı.  Yapılarda hala kurşun izlerinin bulunduğu kent sizde ne gibi duygular uyandırdı?
Saraybosna’ya gittiğimde yıkık ve kurşuna dizilmiş evleri gördüm. O evleri görünce bizim boşaltılan evlerimiz aklıma geldi. Biz Kürtler de böylesi bir tarihten geçtik. Bir gün ansızın birileri gelip tarlalarımızı yakıp evimizi ateşe verdi. Birçok ev, içindekilerle beraber kurşuna dizildi ve insanlar zorunlu göçe maruz kaldı. Yetmedi göç eden insanlar gittikleri kentlerin en ücra köşelerinde yaşamak zorunda kaldı. Ona bile izin verilmedi. Bu kez kentsel dönüşüm adı altında insanlar bir daha göçe maruz kaldı ve kentin ulaşılmaz noktalarına gönderildi. Saraybosna’da da durum farksız değil. Sırp kuşatmasında insanlar günlerce evden çıkmaz hale gelmiş. Sivil halk gelişigüzel kurşunlara maruz kalmış. Binlerce kadın tecavüz saldırısına maruz kalmış. Binlerce çocuk katledilmiş. Şu an dış cephelerin hepsi olduğu gibi aynı bırakılmış durumda. Çünkü yaşananların unutulmamasını istiyorlar. Zaten doğru olan da bu. Tarihi değeri olan mimari yapıların korunduğu gibi böylesi acı tarihin izleri de korunmalı, unutulmamalı. Acının dili aynı. Onların acısını anlamak için dillerini bilmem gerekmedi. Çünkü o kurşun izlerinin dili evrenseldi. Ve ben onların yaşadıklarını anladım. Bugün Rojava, Şengal ve Gazze’nin de acısı  Bosna’dakilerle aynı dilde. Fakat onca acı yaşanmasına rağmen Bosnalıların yüzleri  gülüyor. Bunca acıyı yaşamalarına rağmen gülmeyi başarabiliyorlar. Bu nedenle onları Kürtlere çok benzettim. Biz de bunca acıyı yaşamamıza rağmen hala gülebiliyoruz. Şu an çocuklarımız film, haber ve edebiyatla yaşadıklarımızı anlatıyor.

Sizce filmde geçen hikaye Kürtlerin 1990’larda yaşadıklarını tam olarak anlatıyor mu?

Filmde geçen hikaye, Kürt halkının gördüğü acının yanında binde bir kadardır.  Kürt olarak çok acı gördük. Akrabalarımdan bazıları kayıp ve öldürüldü. Bir kuzenim sebepsiz yere  22 yıldır cezaevinde kalıyor.  İnsanların kendi ülkesinde yaşamasından daha güzel şey yok. Fakat bunları yaşadık. Keşke bu kadar acı yaşamasaydık. Fakat olan oldu. Artık bundan sonrasının aynı acılarla devam etmemesi için bir şeyler yapabiliriz. Bundan sonra Kürtlerin aynı acı ve işkenceleri görmemeleri için birlikteliğin sağlanması gerekiyor.

Filmin ödül almasının ardından bazı gazeteler ‘Türk filmi ödül aldı‘ dedi. Kürtleri anlatan filmin sadece ‘Türk filmi’ diye haber yapılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Filmin yönetmeni Erol Mintaş Kürt. Aynı zamanda film, Kürtlerin hikayesini anlatıyor.  Fakat filmimiz yurtdışında da olduğu gibi bazı gazetelerde  Türk filmi olarak yansıtıldı. Festivalde ben hep kendimi Kürt olarak tanıttım. Festivalde de bana Türk diyorlardı. İngilizce bilmiyorum ama Türk kelimesinin geçtiği her cümleyi kesip, ‘ben Kürdüm’ diyordum. Sırf film için ve Kürtlerin isimleri duyulsun diye notere gidip, Işık olan soyadımı Ronahi yaptım. Festivale beyaz yazmamla gittim. Kürt kültürü olan beyaz yazmamın herkesin tanımasını istedim.

Kürt konulu filmleri nasıl buluyorsunuz?

Eskiden Kürtleri anlatan kaliteli filmler vardı. Fakat şu an Kürtler arabesk bir tavırla anlatılıyor. Dizi yönetmenleri bölgeye gidip hiç kültürümüzde olmayan şeyleri, ‘töre’ diye lanse ediyor. Onların tek amacı fazla izlenmek. Çok izlensinler diye Kürtleri böyle anlatmak çok yanlış. Genç yönetmenlerimizin Kürtleri anlatan filmlere ağırlık vermesi gerekiyor.  Kamuoyuna yanlış tanıtılan Kürtler hakkındaki yanlış algıların doğru filmlerin çekilmesiyle kalkacağını düşünüyorum.



ZEHRA DOGAN/JINHA/İSTANBUL

 

0 0 deng
Article Rating
Bibe abone
Dazanîne bigre
guest
0 Şirove
Lêvegerînen navê nivîsê
Hemû şiroveyan bibîne