gototopgototop

Kürt Sineması - Sînemaya Kurdî - Kurdish Cinema

Têketin-GirişEndamtî-Üyelik

HEVPEYVÎN - RÖPORTAJ

Previous Sonraki
Ayhan Sarıgöl Röportajı (Sesli) Ayhan Sarıgöl Röportajı (Sesli) Çarşamba, 31 Ağustos 2016 12:27   Yönetmen Ayhan Sarıgöl’ün Cannes Film Festivali’nde gösterilen ‘Kesit’ adlı kısa filmi, sıradan bir hikaye üzerinden devletin mikr...
A. Haluk Ünal Röportajı A. Haluk Ünal Röportajı Pazartesi, 07 Mart 2016 00:27 Drama İstanbul Film Atölyesi'nin kurucularından Ahmet Haluk Ünal ile söyleşimize sanatla tanışmasından başladık ve yönetmenliğini yaptığı “K...
Zülfiye Akkulak Röportajı Zülfiye Akkulak Röportajı Pazartesi, 07 Mart 2016 00:22 Avrupa’da tek Kürt kadın yapımcı Zülfiye Akkulak, “Aslında Kürt sinemasının kendisi de bir film. Sinema alanında yaşadığımız bütün bu zorl...
Mustafa Sağlam Röportajı Mustafa Sağlam Röportajı Pazar, 19 Ekim 2014 10:55 “... Sinemayla ilgili bilmemiz gereken ve Kürt sinemasını tartışırken hatırlamamız gereken ilk şey, sinemanın bir toplumun kimliksel ayn...
Hevpeyvîna Muhammet Gözütok Hevpeyvîna Muhammet Gözütok Pazar, 14 Eylül 2014 23:14 Derhênerê Kurd birêz Muhammet Gözütok Pirsên me dibersivîne. Sînemaya Kurdî, kurtefîlîm, rewşa derhêneran tên niqaş kirin. Rewşa sîne...
Hevpeyvîna Veysi Altay Hevpeyvîna Veysi Altay Cumartesi, 05 Nisan 2014 11:20 Derhênerê Kurd birêz Veysi Altay Pirsên me dibersivîne. Sînemaya Kurdî, belgefîlîm, bûyerên dîrokî tên niqaş kirin. Rewşa sînemayê, kêmasî...
Yüksel Yavuz : Hevî Röportajı Yüksel Yavuz : Hevî Röportajı Perşembe, 06 Mart 2014 15:00 ’Hevî’’ belgeselinde yönetmen Yüksel Yavuz, Kürt sorununu Sakine Cansız, Gültan Kışanak, Eren Keskin ve Aysel Tuğluk’un hikayelerinden har...
Jano Rojbeyanî Röportajı Jano Rojbeyanî Röportajı Pazar, 17 Kasım 2013 22:31   Rojbeyanî’ye göre, Kürt sinemasının temel sıkıntısı desteğin olmaması, filmlerin festival odaklı olması ve TV’de gösteri...
Caner Canerik Röprtajı 2 Caner Canerik Röprtajı 2 Pazar, 15 Eylül 2013 11:42 “Dêrsim bugün Kürt kimliğini dahi inkar edecek noktaya doğru hızla sürüklenirken bu bölgeyi bırakıp başka bir bölgede çalışma yürütmem hem i...
Kudret Güneş Röportajı Kudret Güneş Röportajı Cumartesi, 20 Temmuz 2013 23:06 Kudret Güneş: Benim “Leyla Zana” belgeselim Avrupa’nın hemen hemen bütün festivallerinde gösterildi. Başta Fransa’nın çeşitli şehirle...
Ahu Öztürk Röportajı Ahu Öztürk Röportajı Cumartesi, 20 Temmuz 2013 23:06   Berlinale’de gösterilen “Toz Bezi” filmin yönetmeni Ahu Öztürk, ”Türkiye’de Kürtler görülmüyor ki yaşadıkları acıları anlatan film...
Şepol Ebasî Röportajı Şepol Ebasî Röportajı Çarşamba, 01 Mayıs 2013 11:12 Röportaj: Medet Dilek İranlı Kürt yönetmen ŞEPOL ABBASİ ( shepol abbasi ) ile görüştü.   Medet DİLEK : Şepol Abbasi kimdir, bize bi...

Qutîka Lêgerînê - Arama Kutusu

Anasayfa - Mal » Yönetmen Röportaj / Derhêner » İnan Temelkuran Röportajı
A+ R A-

İnan Temelkuran Röportajı

e-Posta Yazdır PDF

inan temelkuran

Yeni dönem Türkiye sinemasının ses getiren yönetmenlerinden İnan Temelkuran, sinema ve yönetmenlik üzerine düşüncelerini anlattı.

KÜSMEK, DARILMAK YOK, TARTIŞMAK, İLERLEMEK VAR!

Atlas sinemasının pasajında karşılaştık Derviş Zaim’le. Bela Tarr’ın İstanbul Festivali’ne konuk olduğu yıldı. Derviş Zaim bir kaç dakika sonra bir televizyon programına katılacaktı. Laflamaya başladık. Torino Atı’na geldi sıra. Herkesin tersine benim hiç beğenmediğim filme. Hatta yarısında çıktım, onu da söyleyeyim. Mail grubumuza filmle ilgili bir şeyler yazmıştım ama özet olarak şöyle söyleyeyim: Bir sahnede, atın sol tarafından sağ tarafına sonra tekrar sol tarafına sonra tekrar sağ tarafına neden geçtiğini Bela Tarr bana açıklasın, elini öpeyim gibi birşey dedim. Derviş Abi de bana hak verdiğini, kendisinin de filmden çok sıkıldığını; bu kadar iyi bir çıkış fikrinden böyle sıkıcı bir filmi nasıl yaptığını anlayamadığını söylemişti. Önce miydi sonra mıydı hatırlamıyorum, Bela Tarr’ın bir de atölye çalışması vardı . İKSV’nin alt taraftaki salonu dolmuş, sinemaseverler belki önemli bir şey söyler diye, ellerine kalem kağıt almışlar bekliyorlar.

 

Bir arkadaş oyuncu yönetimiyle ilgili bir soru sordu. “Oyuncularınızı nasıl yönetiyorsunuz?”. Cevap: “Oyuncuya oyna demem, ol derim”. Uuuuuuuuuuuuu!

Oyuncu makina değil, bu cevap cevap bile değil. Oyuncu da sana “Nasıl olayım? Yardım et.” der, en basitinden. Bu cevaptan sonra ben dışarı çıktım. Sadece bana değil, kimseye öğretecek söyleyecek bir şeyi olmadığını düşündüğüm için. Aynı cevapları binlerce kez başka yerlerde duyduğum için. Tıpkı sinema yazarlarımızın çoğunun yaptığı gibi, yaklaşık aynı yazıları okuduğum için, ya da jüriler belli bir dalda gerekçeli kararlarını okurken, o dalın yani o mesleğin tanımını yapmaları gibi.

Sinemamız ilerlemiyorsa bu yüzden işte. Aynı şeyler söylenip duruyor. Bunun bazı nedenleri var.  Film okumadaki eksiklerimiz bunun başlıca nedeni.

Filmin ana yaratıcısı yönetmenin iki tane işi vardır. Mizansen (sahneye koyuş) yaratmak ve oyuncu yönetmek. Geri kalan her şey bu iki işin iyi yapılıp yapılmamasının sonucudur. Görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni ve ses teknisyenleri, oyuncular ve set sonrasında kurgucu bu iki işin hakkıyla yapılmasında yönetmene yardımcı olurlar. Bir de sette sağ kol olan 1. Asistan.

Sahne aynı zaman ve mekanda geçen aksiyon bütünüdür. Yönetmen bu yazılı yada düşünülmüş aksiyon bütününü parçalara ayırır ve onu tekrar birleştirir. Bu bir mühendislik sorusudur. Sahneyi nasıl bölmeliyim ki buradaki aksiyon ve duygu seyirciye tam benim istediğim şekilde geçsin? Bu sorunun cevabını bilen yönetmen, sinema yapmayı bilen, film diline hakim bir yönetmendir. Bu konuyla ilgili de bizde hiç yazı çıkmaz.

Şunu da altını çizerek söyleyeyim: bir kişinin yönetmenlik becerileri çok üstün olmayabilir. Fakat sonuçta bu disiplinler arası bir sanat dalıdır ve yönetmenlik kabiliyetlerinin yeterli olmaması ortaya illa kötü, beğenilmeyecek bir film çıkacak anlamına gelmez. Ancak konusu, öyküsü, görüntüleri çok vurucu bir film iyi film olarak akıllara kazınabilir.

Bununla ilgili, ilk çıkışımızı birlikte yaptığım sevgili Özcan Alper’den bir örnek vermek istiyorum. Herkesin çok sevdiği “Sonbahar” filminde, Yusuf eve döndü diye, komşuların, akrabaların Yusuf’un evini ziyaret ettikleri bir sahne vardır. Kalabalık ve dolayısıyla çözümlemesi de zor bir sahnedir. Kimse de bir yerden bir yere hareket etmez, herkes kendi arasında konuşurken Yusuf sessizdir. Kamera sadece sağa sola ilerler, pek de bir şey anlatmaz bu hareket. Sahne bölünüp, tekrar birleştirilmemiştir.  Filmin geri kalanında ya tek kişilik yada iki kişilik sahneler görürüz ki onların çözümü 1 saatlik bir eğitimden geçer. Master, yakın1, yakın2, detay bu kadar. Sonra sevgili Özcan’la konuşmamızda filmde 17 dakika dağ görüntüsü gösterdiğini, bu filmde bunun işe yarayabileceğini ama her filmde bunun tutmayabileceğini söylemiştim. O da bana “Ben böyle lirik filmler yapmak istiyorum” demişti. Umarım yapmaya da devam eder. Kimi zaman iyi olur kimi zaman olmaz.  Ben öyle lirik film yapmaya kolay kolay cesaret edemem. Zaten biraz sonra kendimi de gömeceğim.

İlk filmini yapan yönetmenin yanına tecrübeli bir asistan ve görüntü yönetmeni verilirse film yada sahneler toparlanabilir. Hele ki ilk filmlerini yapanların prodüktör de olduğu düşünüldüğünde tecrübeli bir görüntü yönetmeni ve asistan daha da önemli hale gelir. Yalnız şunu da unutmamak gerekir ki filmin setten önce tamamen hazırlanması, plan plan çalışılması da yönetmenin işidir. “Oraya gittiğimizde bakarız” mantığı tutmayabilir, ayrıca size gereğinden fazla para harcatabilir. Neyse…

Sahneye koyuşta verilen kararların hepsi altın değerindedir çünkü filmin dilini belirler. Burada birinci unsur, kendisinin az çok nasıl çekilmek istediğini gösteren senaryodur. Eyvallah. (Bu yazıda senaryoya çok değinmek istemiyorum) Ama yönetmenin elinde sonsuz seçenek vardır, bütünü nasıl bölüp tekrar birleştireceğine, oyuncularını nasıl yöneteceğine ve diğer ekip başlarından neler isteyeceğine dair. Hepsi yönetmenin seçimidir, son sorumlu odur. İlerideki söyleşilerde suçu başkasına atabilir, haklı da olabilir ama bu hiç bir sinema yazarını ve seyirciyi ilgilendirmez. Yönetmenin zor bir soru karşısında şunu söyleme hakkı yoktur, “Öyle tercih ettik”. Bu saçma yanıtı da duymaktan bıktım. Eğer bir film hakkında konuşuluyorsa, biz zaten yönetmenin tercihleri hakkında konuşuruz; onları överiz yada yereriz. Bir de temel kurallar vardır. Görüntü yönetmenliğinde filmin “high key” yada “low key” olması.  İngilizce yazdım, çok anlıyormuş gibi görünmek için.  Aydınlık yada karanlık. Komedi filmleri daha aydınlık, trajediler daha karanlık olur malum. Komedi filmleri daha geniş planlarla çekilir, trajik filmler daha dar planlarla. Kostümlerin daha parlak yada daha koyu renklerde tercih edilmesi gibi, duvarlarda şen bir resim yada o yeşil-sarı nemin görünmesi gibi. Bütün bunlar filmin daha inanılır olmasını ve filmdeki duygunun seyirciye daha doğru geçmesini sağlar. Tercihlerinize göre film, masalsı yada gerçekçi olabilir. Önemli olan inanılır olmasıdır. Ama bu terim de pek kullanılmaz onun yerine gerçekçi kullanılır. Kısaca şöyle anlatayım, Jurassic Park gerçekçi bir filmdir.

Burada zaten yeteri kadar üzerinde konuşulmuş olan Vizontele’nin gerçekçi mi masalcı mı olduğuna dair şüphelerim var. Şüphem sevgili Yılmaz Erdoğan’ın o tercihleri doğru yapamadığını düşünmemden kaynaklanıyor (hemen büyülü gerçekçilik var demeyin, ben de düşünebiliyorum o kadar). Karakterlerin yazımı ve oynanışı bir kısmını masalsı yaparken bir kısmını da gerçekçi gösteriyor.  Özellikle kıyafetleri ve oyunculuklarıyla.  Altan Erkekli ve Yılmaz Erdoğan gerçekçi karakterlerken (evet çok ciddiyim, Yılmaz Erdoğan’ın karakteri gerçekçi karakterdir) diğer ana karakterlerin önemli bir kısmı daha masalsıdır. O çok güzel senaryoda da beni asıl rahatsız eden buydu sanırım (yazılı düşünüyorum). Altan Erkekli’nin “Burası artık o kadar uzak olmayacak” konuşması sırasında, dinleyen kitlenin elbiselerinin renklerine fırsatınız olursa bir bakın. Morlar, yeşiller sarılar…Hepsi de parlak parlak. Oz Büyücüsü’ndeki karakterlerin kıyafetleriyle aynı renkler. Altan Erkekli’nin kıyafeti ise inanılır bir renk. Gerçek bir adam, masaldaki yan karakterlere konuşuyor gibi oluyor. Film büyülü gerçekçilik olamayacak kadar da sırtını ortak hafızamıza ve halk komedisine yaslayan bir film. Film de büyülü gerçekçilik olabilecek çok malzeme olmasına rağmen (çatılarda film izleme, Demet Akbağ’ın namaz kılması, sinemanın kendisi vs…) kullanılmamış olması yazık. Keşke o uçan kamera karakterlerin döne dolana dağa çıkışını göstermek için değil, çatılarda film izleyenlerin arasında dolaşarak kullanılsaydı, bir sivrisineği takip ederek.

Şunu da söylemeden geçmek istemem; askere giden çocuk ve onun öldüğünü televizyondan öğrenmek Türk sinemasındaki en uzun pas ve gol Vizontele filmindedir ve çok iyidir. Çok kıskandığımı (iyi anlamda) da söyleyeyim.

Küçük bir karşılaştırma olarak, üstat Fellini’nin Amarcord filminin içindeki olayların hepsinin çocukluk anıları olmasına rağmen, nasıl tam bir masal olduğunu hatırlayalım. Filmin başında anlatıcının kameraya konuşması, polenlerin uçusu, neredeyse bütün oyuncuların abartılı oyunları, kimsenin giremediği otel, epizotları bölen esrarengiz motosiklet sürücüsü, dev memeli sigaracı kadın, ortalıkta dolaşan şizofren seks manyağı…

Yönetmen olarak seçeceğimiz koda iyi karar vermek ve onun üzerine gitmek gerekiyor.

Kim bilir belki de millet laf anlatacağız diye elimizi korkak alıştırıyoruz. Neyse…

Bütün bu söylediklerim elbette iyi bir senaryodan sonra yapılacak işler. Maalesef ne kadar iyi bir yönetmen olursanız olun, kötü bir senaryodan iyi bir film çıkmıyor. Ben dünya tarihinde örneğini bilmiyorum. Ancak kötü film derken burada ideolojiden bağımsız konuştuğumu belirtmek isterim. Yoksa Ezra Pound’u tarihin karanlığına atalım gitsin, yada Borges’in kitaplarını okuyacağımıza, acaba “ABD’deki beyazların yaptığı en aptalca şey, siyahlara okuma yazma öğretmekti” dedi mi demedi mi diye tartışalım.

Sıra kendime geldi. Daha önce bir kaç defa söyledim bunu aslında ama burada yazmadan geçmemek lazım. Sinema elbette görüntü sanatıdır. Görüntüyle anlatamadıklarımızı içine ses koyarak anlatırız. Chaplin’in “Modern Zamanlar“ yada Dardenne kardeşlerin “Bisikletli Çocuk” filmini düşünün. Hatta şöyle yapalım, Bisikletli Çocuk filminin ilk sahnesindeki diyaloğu dinleyelim ardından filmin sesini kapatalım ve izlemeye devam edelim. Yine de her şey anlaşılırdır. İşte o yüzden büyüktür Dardenne kardeşler.

Ben ise hayatı öyle algıladığımdan insanların konuşmaları bana ilginç geldiğinden vıdı vıdı konuştururum. Bu da sinemanın özüne biraz aykırıdır. Sinema sanatının disiplinler arası bir sanat olduğunu söylemiştim. Herhalde sırtımı bu kavrama fazla dayıyorum. Dolayısıyla fikren kendi filmlerime karşı olduğumu söylemeliyim. İki filmde ne anlattıysam, demek ki daha iyi bir yol bulamamışım. Bu da benim beceriksizliğim olarak kayda geçsin. Mümkün olduğu kadar sinematik anlar koymaya çalışıyorum bunu kırmak için ama henüz tam beceremedim.

İsimlerini kullandığım insanlar küsmezler umarım, ben sinema yazılarımızın çoğunun sosyoloji yazıları gibi yada şurası iyi burası kötü eklinde olmasından rahatsızım. Onun için böyle bir şey karaladım. Küsmece darılmaca yok. Tartışalım (tartışmak ortaya veriler koymaktır, kavga etmek değil) Ancak o zaman ilerleriz.

Teşekkürler İnan Temelkuran.

İnan Temel Kuran Sayfası İçin Tıklayınız

Şirove Bike - Yorum Ekle

Security code Nû bike - Yenile - Refresh

Şopandina Derhênerên Dawî - En Son Bakılan Yönetmenler

Mesud Arif Salih

Mesud Arif Salih

Mesud Arif Salih derhênerekî kurd e. Mesud Arif Salih li Duhokê li başûrê Kurdistanê hati...

Derhênerên Ku Nû Hatin Barkirin - Yeni Eklenen Yönetmenler

Ayhan Sarıgöl

Ayhan Sarıgöl

Doğum Tarihi - YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI KISA FİLMLER Kesit (Qilm) - 2013 .... Kurmaca1. Am...

Derhênerên Kurd - Kürt Yönetmenler

Serhat Dumlu

Serhat Dumlu

YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI KISA FİLMLER Fanus - 2008 Antalya 47. Altın Portakal Film Fest...

Hevpeyvîn - Röportajlar

Kudret Güneş Röportajı

Kudret Güneş Röportajı

Kudret Güneş: Benim “Leyla Zana” belgeselim Avrupa’nın hemen hemen bütün festivalle...

онлайн фильмы

Têketin-Giriş

Şu anda 363 konuk çevrimiçi


Endamtî-Üyelik

Şu anda 363 konuk çevrimiçi

*
*
*
*
*

* İşaretli alanların doldurulması gerekir.